•   0 212 570 80 20
      0 552 223 98 97  



    Programlarımızdan
    haberdar olmak için sosyal
    medyada bizi takip edin.

      


    ZİYARETÇİ DEFTERİ
    Rugem Logo

    VAROLUŞSAL ANLAMSIZLIK - 7

     

    VAROLUŞSAL ANLAMSIZLIK - 7

    Doç. Dr. Şafak Nakajima

     

    Albert Camus'nün ''Yabancı'' romanında Meursault, sosyal normlara uymak, kabul görmek için özel çaba sarf etmeyen birisidir.

    Önceki bölümler için tıklayınız: http://www.safaknakajima.com/Pages/Articles

    Örneğin; savcı elindeki haçı sallayarak inancını sorguladığında, inanmadığını söyler.

    Böylece, Avrupa asıllı biri olarak, işgal atındaki Cezayir’de bir Arabı öldürmekten dolayı pek de ağır olmayacak bir ceza alma fırsatını kaçırır.

    Soyut düşünmeyip insanların oynadığı oyunları fark etmemesi, her şeyi olduğu gibi algılaması, yalan söylememesi, ışığa ve sese aşırı duyarlılığı, sosyal normlara kayıtsızlığı, zihinsel yapısı açısından dikkat çekicidir.

    Ama tüm bunlar onun hasta olarak tanımlanması için yeterli midir?

    Kime ve neye göre hasta?

    Günümüzde akıl sağlığı ile ilgili belirlenen standartların, kişisel farklılıkları yadsıması ne kadar doğrudur?

    İnsan psikolojisini ilaçlarla ''normalleştirme'' çabası ne ölçüde bilimseldir?

    Bu karakterin şekillenmesinde, Camus’nün kendi hayatından izlere de rastlamanın mümkün olduğu kanısındayım!

    Albert Camus, Cezayir’de beyaz yakalı Avrupalı bir ailede doğar ve henüz bir yaşındayken, babası Lucien Auguste Camus, 1. Dünya Savaşında yaşamını kaybeder.

    Fabrika işçisi olan annesi sağır ve eğitimsizdir.

    Sadece 400 kelime bilir.

    Babasının ölümünden sonra, annesiyle aynı evde yaşamaya başlayan dayısı da sağırdır ve hemen hiç konuşamaz.

    Dolayısıyla Camus, iletişim becerileri güçlü bir ailede yetişmez.

    Aile çok yoksuldur. Evlerinde tuvalet, elektrik ve su yoktur.

    Ama bu zorluklara karşın Camus, okulda çok başarılı olur ve üniversitede, felsefe, sosyoloji ve psikoloji eğitimi alır.

    Camus’nün babasına dair bildiği çok az şeyden birisi de onun, kent meydanında giyotinle gerçekleşen idamı gördükten sonra çok hastalandığıdır.

    Tüm yaşamı boyunca, idam cezasına karşı oluşunda, bu durumun da rolü vardır.

    Meursault karakterini bize en doğru tanıtacak kişi elbette, Camus'nün kendisidir.

    Şöyle der:

    "Toplumumuzda, annesinin cenazesinde ağlamayan her insan ölüm cezasına çarptırılma riskini göze almıştır.

    Kitabımın kahramanı, başkaları gibi oyun oynamayı reddettiği için mahkûm edilmiştir.

    Bu anlamda o, içinde yaşadığı topluma yabancıdır.

    Meursault, yaşamın kıyılarında dolaşan, kendi dünyasında, yalnız başına, bedensel hazlarıyla yaşayan biridir.

    Bu nedenle bazı okurlar onu, sosyal bir enkaz olarak görür.

    Karakterin doğru bir analizini yapmak için ona, nasıl olup da oyunun bir parçası olmayı reddettiği sorusunu sormak gerekir.

    Doğruyu söylemenin de ötesinde, hissettiğinden fazlasını söylememesini…

    Tüm bunlar bizlerin, yaşamı kolaylaştırmak için her zaman yaptığımız şeylerdir.

    Meursault, olduğu gibidir ve onun bu hali, yani gerçek benliğini saklamaması toplumu korkutur.

    Örneğin, işlediği suçtan pişman olup olmadığı sorulduğunda, pişman değil rahatsız olduğunu söyler.

    Bu küçücük anlamsal tasvir, onu mahkûmiyete götürür.

    Benim için Meursault, sosyal bir enkaz değil, gölgeye hiç yer bırakmayan bir güneşin altında kalmış, çırılçıplak ve zavallı bir adamdır.

    Duygudan yoksunluk bir yana, o, çok daha derin ve inatçı bir tutkuyla hareket eder: Mutlak ve doğru olanın tutkusu.

    Bu doğru, olumsuzdur; bu bizim gerçekte ne olduğumuz ve ne hissettiğimize dair gerçekliktir.

    Ve bu doğruyu kabullenmeksizin, ne kendimizi ne de yaşamı fethetmemiz mümkün olmayacaktır.’’

    Evet, Camus böyle anlatıyor kahramanını...

    Dönelim cezaevine…

    Cezaevi din görevlisi, Meursault ile konuşur ve Tanrı’nın yanında olduğunu söyler, onu inanmaya ikna etmeye çalışır.

    Şaşkınlıkla sorar:

    ‘’Hiç umudun yok mu? Öldükten sonra her şeyin biteceği düşüncesiyle nasıl yaşayabiliyorsun?’’

    Din adamı onun, ölümden sonra bir hayata inanmaksızın ölümü bekleme gücüne akıl erdiremez. Bu çok korkutucudur.

    Camus’ye göre, din adamının Tanrı’nın mutlak varlığına dair inancı, yaşamını anlamla doldurmaz, yalnızca zihnini gerçeklerden uzaklaştırır.

    Ölümden sonraki yaşama odaklanarak, yaşadığı anı kaçırır.

    Bu durum aynı zamanda onu, yaşamın geçiciliği ve anlamsızlığı gerçeğinden kopardığı için, bilinçli ve sorumlu bir birey olarak yaşamasını engeller.

    Meursault, yaşamın geçiciliğinin farkındadır.

    Annesinin ölümüne kayıtsızlık olarak algılanan davranışları, ölüm gerçeğini olduğu gibi kabul etmesinden başka bir şey değildir.

    Herkes bir gün ölecek ve geriye bir şey kalmayacaktır…

    Sonrası yoktur!

    Tüm saçmalığına (absürt) rağmen yaşam, gerçeklerden kopmadan, doğanın, güzelliklerin ve ufak mutlulukların farkına vararak, daha iyi yaşanabilir.

    Devam edecek…

     

    ;
    Holistik Tıp Programlarımızdan Haberdar Olmak İçin Sosyal Medyada Bizi Takip Edin!
    Bu sitenin içeriği, izinsiz kopyalanamaz. Anasayfa  ·   Biyografi  ·   Hastalıklar  ·  Yazılar  ·  Randevu  ·  İletişim
    Web Tasarım Data1

    Bu sitenin içeriği, izinsiz kopyalanamaz. 
     
    Anasayfa
     
    Biyografi
     
    Hastalıklar
     
    Yazılar
     
    Randevu
     
    İletişim

    Web Tasarım Data1