Varoluşsal Anlamsızlık – 2

DDDDDDDDDDDDDDDD

Varoluşsal Anlamsızlık - 2

Doç. Dr. Şafak Nakajima

“Hayatın sınırsız olasılıklarla dolu seçim özgürlüğünde, yalnızlığında ve kaçınılmaz sonu olan ölümde, kalıcı bir anlam bulmak mümkün müdür?’’

Bu yazımda sizlerle, insan aklının kavramakta çok zorlanacağı türden dehşet verici süreçlerden geçmiş bir hekimin yaşamından kesitler paylaşacağım. Gelin şimdi anlattıklarımı zihninizde canlandırın:

Yıl 1905, yer Viyana. Ekonomik zorluklar nedeniyle tıp eğitimini yarıda bırakmış devlet memuru bir baba ile Prag’lı bir ev kadınının kurduğu, üç çocuklu mutlu bir ailenin ortanca çocuğu dünyaya gelir: Viktor Frankl. Bir kız ve bir erkek kardeşi vardır. Evleri, ünlü psikiyatrist Alfred Adler’in evinin çaprazındaki sokaktadır. Henüz üç yaşındayken doktor olmaya karar verir. Dört yaşında ise yaşamın anlamı ve ölüme dair sorular sormaya başlar; önce kendi kendine, sonra çevresine…

Akıllı ve çalışkan bir öğrencidir. Lise yıllarında “Genç Sosyalist İşçiler” grubunda aktif rol alır. Viyana Üniversitesi’nde tıp eğitimini tamamlar. Mezun olduktan sonra Alfred Adler ve Sigmund Freud’la şahsen tanışır; görüş olarak Adler’e kendini daha yakın hisseder. Nöroloji ve psikiyatri uzmanlığını tamamladıktan kısa süre sonra Viyana Rothschild Hastanesi’nde klinik şefi olur, ardından kendi muayenehanesini açar.

Zaman savaş zamanıdır. Bir yıl sonra Hitler Avusturya’yı işgal eder ve Yahudi asıllılar için zor günler başlar. Toplama kamplarına gönderilme ihtimali giderek artar. O dönemde, mesleki başarısı nedeniyle Amerikan Konsolosluğu ona ABD’ye göç edebilmesi için bir vize verir; fakat bu vize yalnızca kendisi içindir, ailesini kapsamaz. Ne yapacağını bilemez, kafası karışıktır.

Bir gün babasının evinde, yanmış bir sinagogtan kalan bir mermer parçası görür; üzerinde “Anne ve babana hürmet edeceksin.” yazmaktadır. Bu söz üzerine Amerika vizesini yakar ve ailesiyle kalmaya karar verir.

Bu süreçte Tilly Grosser adlı genç bir kızla tanışır ve âşık olur. Yahudilerin evlenmesini yasaklayan yasa yürürlüğe girmeden hemen önce evlenirler. Ancak çocuk sahibi olmaları yasaktır ve Tilly, karnındaki bebeği bu yasağın kurbanı olarak kaybeder. Bu bebek, ileride Frankl’ın “Duyulmayan Anlam Çığlığı” adlı kitabında ölümsüzleşecektir.

Evliliklerinin dokuzuncu ayında tüm aile Theresienstadt toplama kampına gönderilir. Tilly, silah fabrikasında çalıştırılmak üzere Auschwitz’e gönderilmeyip iki yıl burada tutulacaktır; ancak Viktor’un “bileti kesilmiştir”. Tilly, eşinin tüm itirazlarına rağmen onunla aynı trene binmek için gönüllü olur. Bu yolculuk onun sonu olacak, 24 yaşında toplama kampında hayata veda edecektir.

Auschwitz kampında Dr. Joseph Mengele esir seçimi yapmaktadır:
“Şuraya geç! Ayrılın! Sen sağa, sen sola!”
Sol tarafa gönderilenler kısa süre sonra gaz odalarında öldürülecektir. Mahkemesiz, yargısız… Kurbanlar bunun ne anlama geldiğini bilmez. Bu, bir ölüm kalım lotosudur. Mengele, 119104 numaralı mahkûm Viktor Frankl’ı sola gönderir.

Frankl solda kimseyi tanımaz ama sağ tarafta tanıdığı genç meslektaşları vardır. Mengele arkasını dönünce usulca sağ sıraya geçer. Bu kararının hayatını kurtaracağından habersizdir. Evet, yaşayacaktır. Kampta insana ve yaşamın anlamına dair çok şey gözlemleyecek, ileride milyonlara ilham verecek kitaplarını yazacaktır. Ancak henüz tüm bunları bilmemektedir. Gaz odalarının, işkencenin, kanın ve gözyaşının insanı insanlıktan çıkardığı o gerçeküstü dünyada yakınlarının akıbetinden habersizdir. Ne genç eşinin öldüğünü ne annesi, babası ve erkek kardeşinin yaşamını yitirdiğini bilir.

Yıllar sonra yazdığı “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabında eşi için şöyle yazacaktır:

“Zihnim hâlâ onun imgesine takılı. Onun hayatta olup olmadığını bile bilmiyorum. Şimdiye dek öğrendiğim tek bir gerçeklik var; aşk, sevilen insanın fiziksel varlığından çok daha öte bir şey. Aşk en derin anlamını iç dünyamızda buluyor. Böylece sevilenin varlığı ya da yokluğu, yaşayıp yaşamadığı bile önemini kaybediyor.”

Frankl üç yıl boyunca dört farklı toplama kampında kalır. Yaşamın akıl almaz fiziksel ve ruhsal acılarla dolu olduğunu anlatır. Kampta tifüs salgını başlar; doktorlar tifüs koğuşuna girmekten kaçınır. Frankl ise kısa bir süre içinde öleceğini hissettiği için, hiç değilse “anlamlı bir ölüm olsun” diye tifüs koğuşunda çalışmayı gönüllü seçer.

Tifüs ağır bir enfeksiyondur ve Frankl hastalara bakarken kendisi de tifüse yakalanır. Günlerce ateşler içinde kıvranır; bilinci gidip gelirken zihnine notlar alır, kendine geldiği anlarda bulduğu kâğıtlara kitabının taslaklarını yazar. On altı günün sonunda iyileşir.

Kampta yaptığı önemli gözlemlerden biri, hayatta kalanların ortak noktasının bir amaca tutunmaları olduğudur. Diğeri ise iç dünyası zengin, düşünsel derinliği olan içe dönük insanların, dışa dönük ve fiziksel olarak güçlü insanlara kıyasla daha çok hayatta kalabildiğidir; çünkü onların sığınabilecekleri bir iç dünyaları vardır. Spinoza, Schopenhauer, Nietzsche, Tolstoy ve Dostoyevski gibi düşünürlerin eserleri, zihninde ona direnme gücü verir.

Frankl, insanın yaşama tutunmasının, her şeyin geçici olduğunun farkına varması ve kendisi için anlamlı bir sorumluluk üstlenmesiyle mümkün olduğunu söyler. İnsan ömrü sınırlıdır; ölüm bize bu sınırlılığı hatırlatarak yaşamın değerini gösterir. Bu nedenle ölüm, hayatı anlamsızlaştıran değil, tam tersine anlamlandıran bir gerçektir.

Acı da böyledir; yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek ise bu acıda bir anlam bulmaktır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acı ve ölümde de bir amaç olmalıdır. Ama kimse bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez; herkes kendi cevabını bulmak ve bu cevabın sorumluluğunu taşımak zorundadır.

Frankl’a göre insanın temel güdüsü, anlam arayışıdır. Yaşamın anlamına dair soruların genel, soyut cümlelerle cevaplanamayacağını; her insanın ve her kaderin benzersiz olduğunu vurgular. Geçmişin değişmezliğinden söz eder: Zamanla yok oluyormuş gibi görünse de yaptığımız her şey kalıcıdır. Geçmiş, bugünü ve geleceği şekillendirir; bu nedenle bir anlamda sonsuzdur. Gelecek ise şekillendirilmeyi bekler — çoğu kez umutla.

Frankl, sorumluluğu derin bir uçuruma benzetir; ona ne kadar uzun süre bakarsak başımız o kadar döner. Seçeneklerini fark eden insanın sorumluluğu sınırsızdır. Yaşam sürdüğü sürece tüm hatalarımızın sorumluluğunu üstlenme ve onları telafi etme olanağımız vardır. Bu da geçmişin —yani “sonsuz”un— anlamının değişmesi demektir.

Frankl için kamptaki en anlamlı sorumluluk hayatta kalmaktı. Özgürlüğüne ve eşine kavuşmayı, geliştirdiği Logoterapi yöntemini hastalarıyla uygulamayı hayal ederdi. Kampın dehşet ortamında bile kendisini konferanslar veren bir konuşmacı olarak düşler; eşiyle konuştuğunu, ona sarıldığını hayal ederdi. Çünkü insanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil; haksızlık ve mantıksızlığın yarattığı ruhsal ıstıraptır.

Logoterapiye göre yaşamın anlamını üç yoldan bulabiliriz:

  1. Bir eser yaratarak veya bir iş başararak,
  2. Önemli bir deneyim yaşayarak veya biriyle güçlü bir bağ kurarak,
  3. Kaçınılmaz acılara cesaret, sabır ve sebatla bir duruş geliştirerek.

Bu üç yol üzerine düşünmeye değer. Hangileri sizin yaşamınıza anlam katıyor?

Frankl’ın insanın gelişimine dair umudu romantik bir iyimserlik değildir; gerçekçi bir yol gösterir:

“İnsan potansiyelini en yüksek noktaya çıkarmak istiyorsak, önce bunun varlığına inanmamız gerekir. Aksi takdirde insan sürüklenecek, yozlaşacaktır; çünkü insanın en kötüye yönelik potansiyeli de vardır. İnsanlığa olan inancımızın, bizi insancıl insanların bir azınlık olduğu ve belki de hep öyle kalacağı gerçeğine karşı körleştirmesine izin vermemeliyiz.”

Bu sözler üzerine düşünmeye değer. Çünkü bizler, sandığımız kadar yüce erdemlere sahip bir canlı türü değiliz, anlam arayışına düştüğümüz anlarda bile.

“Tüm Hakları Saklıdır”

Yorumlar devre dışıdır