Varoluşsal Anlamsızlık - 3
Doç. Dr. Şafak Nakajima
“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”
Meursault, huzurevinden gelen bir telgrafla annesinin öldüğü haberini alır. İki saatlik bir yolculuktan sonra huzurevine ulaştığında, annesini son bir kez görmek, cenazenin başında beklemek istemez. Tabutun başında sigara ve sütlü kahve içer. Bunların hepsi; annesinin kaybından dolayı hiç sarsılmaması ve kayıtsızlığı, içinde yaşadığı toplumun normlarına aykırıdır.
Albert Camus’nün, yüzyılın kitaplarından biri olarak kabul edilen “Yabancı” adlı eserinin kahramanıdır Meursault. O, Cezayir doğumlu bir Fransızdır. Ve ileride, annesinin cenazesindeki davranışları nedeniyle yargılanacaktır.
Cenazeden bir gün sonra Meursault, sevgilisiyle beraber olur, birlikte denize girer, komedi filmi izler. Ona göre; sağlıklı bütün insanlar sevdiklerinin ölümünü az çok hayal eder. Marie adlı sevgilisi, çok neşeli ve sabırlı bir kadındır; tüm umursamazlığına rağmen bu tuhaf adama aşıktır, onunla evlenmek ister:
“Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu.
‘Bence bir, ama istersen evleniriz,’ dedim.
O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir başka zaman da söylediğim gibi, ‘Bunun bir anlamı yok, ama herhalde sevmiyorumdur,’ diye karşılık verdim.
‘Öyleyse niçin benimle evleneceksin?’ diye sordu.
Bunun hiçbir önemi olmadığını, isterse evlenebileceğimizi söyledim. Zaten isteyen kendisiydi, ben sadece evet demekle yetiniyordum.
O zaman, Marie, ‘Evlilik ciddi bir şeydir,’ dedi.
Ben de ‘Değildir,’ diye karşılık verdim.
Bir an sustu, bana sessiz sessiz baktı. Sonra yine konuştu, ‘Aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyorum,’ dedi.
‘Elbette ederdim,’ dedim.
O zaman, ‘Ben seni seviyor muyum acaba?’ diye sordu.
Ben de, ‘Bu konuda hiç düşünmedim,’ diye karşılık verdim.
Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı nedenlerden ötürü benden nefret de edebileceğini mırıldandı.
Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, ‘Seninle evlenmek istiyorum,’ dedi.
Ben de ‘Ne zaman istersen evleniriz,’ dedim.”
Yaşanan hiçbir durum, onun duygularını harekete geçirmiyor gibidir. Ne annesinin ölümü ne sevgilisinin evlenme arzusu ne de müdürünün kendisini çalışmak üzere Cezayir’den, çok daha iyi koşullarda yaşayacağı Paris’e gönderme teklifi…
Bir gün, yanlışlıkla bir Arabı öldürür. Ona göre bu bir “yanlışlık”tır; çünkü savunmasında cinayete, Arabın çektiği bıçağa yansıyan ışığın gözünü alan parlaklığı nedeniyle güneşin sebep olduğunu söyler. Cezayir’in Fransız işgali altında olduğu o günlerde, bir Fransız’ın, insan yerine bile konmayan bir Arap’ı öldürmesi, ceza almasını gerektirmez.
Meursault, yargılama sırasında tamamen ilgisizdir; mahkemeye, görevlilere tepki vermez. Yalnızca ortamdaki fiziksel uyaranlara aşırı duyarlıdır. Kokulara, bunaltan sıcağa, ışığa, gürültüye ve sineklere odaklıdır dikkati. Bu hep böyle olmuştur yaşamında:
“Sonunda, avukatım konuşmasına devam ederken bir dondurmacının çaldığı boru sesinin sokaktan ve bütün salonlardan, mahkemelerden geçerek bana kadar eriştiğini hatırlıyorum. Artık bana ait olmayan bir hayatın bütün hatıraları başıma üşüşüverdi. Evet, bu hayat bana ait değildi ama en küçük ve en güçlü mutluluklarımı; sevdiğim mahalleyi, gökyüzünün akşamları aldığı her çeşit hâli, Marie’nin gülüşlerini ve giysilerini o hayatta bulmuştum ben.”
Avukatı, mahkemenin vicdanını harekete geçirmek için işe yarayacağını düşünerek özel yaşamına dair sorular sorar. Cevapları, avukatını ve savcıyı şaşkınlığa sürükler. Annesinin ölümünün karşısında sergilediği ilgisizlik, mahkemece büyük bir ahlaki çöküş işareti olarak kabul edilir.
Aynı sırada bir başka mahkemede babasını öldüren biri yargılanmaktadır. Savcı iddianamesinde, Meursault’nun davranışının annesini manen öldürdüğünü, aynen babasının hayatına kasteden suçlu gibi, kendi kendisini insan topluluğundan kovduğunu söyler. Ona göre manevi ölüm, maddi ölümün öncülüdür. Cezası da buna göre verilmelidir.
Ve Meursault, soğukkanlı bir katil olmakla suçlanarak idama mahkûm edilir. Ölüm cezasının asıl nedeni, işlediği cinayetten çok toplumun normlarına uymaması, herkes gibi davranmamasıdır. Mahkemenin yalnızca toplumun değerlerini temsil ediyor olması sarsıcıdır; ama ölüm onun için yaşamın bir parçasıdır:
“Herkes bilir ki hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir, aslında 30 ya da 70 yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değilim, çünkü her iki hâlde de başka erkekler ve kadınlar gayet tabii olarak yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir. İnsan mademki ölecektir, bunun nasıl ve ne zaman olacağının önemi yoktur.”
Savcı, elindeki haçı sallayarak inancını sorguladığında, dine inanmadığını söyler. Böylece, Avrupa asıllı biri olarak işgal altındaki Cezayir’de bir Arabı öldürmekten dolayı pek de ağır olmayacak bir ceza alma fırsatını kaçırır.
Soyut düşünmeyip insanların oynadığı oyunları fark etmemesi, her şeyi olduğu gibi algılaması, yalan söylememesi, ışığa ve sese aşırı duyarlılığı, sosyal normlara kayıtsızlığı, zihinsel yapısı açısından dikkat çekicidir. Ama tüm bunlar onun “hasta” olarak tanımlanması için yeterli midir? Kime ve neye göre hasta? Günümüzde akıl sağlığı ile ilgili belirlenen standartların, kişisel farklılıkları yadsıması ne kadar doğrudur? İnsan psikolojisini ilaçlarla “normalleştirme” çabası ne ölçüde bilimseldir?
Bu karakterin şekillenmesinde, Camus’nün kendi hayatından izlere de rastlamak mümkündür. Albert Camus, Cezayir’de beyaz yakalı Avrupalı bir ailede doğar ve henüz bir yaşındayken babası Lucien Auguste Camus, I. Dünya Savaşı’nda yaşamını kaybeder. Fabrika işçisi olan annesi sağır ve eğitimsizdir; yalnızca 400 kelime bilir. Babasının ölümünden sonra annesiyle aynı evde yaşamaya başlayan dayısı da sağırdır ve hemen hiç konuşamaz.
Dolayısıyla Camus, iletişim becerileri güçlü bir ailede yetişmez. Aile çok yoksuldur. Evlerinde tuvalet, elektrik ve su yoktur. Ama tüm bu zorluklara rağmen Camus okulda çok başarılı olur ve üniversitede felsefe, sosyoloji ve psikoloji eğitimi alır.
Camus’nün babasına dair bildiği çok az şeyden biri de, onun kent meydanında giyotinle gerçekleşen bir idamı gördükten sonra çok hastalandığıdır. Tüm yaşamı boyunca idam cezasına karşı oluşunda bu olayın da önemli bir rolü vardır.
Meursault karakterini bize en doğru tanıtacak kişi elbette Camus’nün kendisidir. Şöyle der:
“Toplumumuzda, annesinin cenazesinde ağlamayan her insan ölüm cezasına çarptırılma riskini göze almıştır. Kitabımın kahramanı, başkaları gibi oyun oynamayı reddettiği için mahkûm edilmiştir. Bu anlamda o, içinde yaşadığı topluma yabancıdır.
Meursault, yaşamın kıyılarında dolaşan, kendi dünyasında, yalnız başına, bedensel hazlarıyla yaşayan biridir. Bu nedenle bazı okurlar onu, sosyal bir enkaz olarak görür.
Karakterin doğru bir analizini yapmak için ona, nasıl olup da oyunun bir parçası olmayı reddettiği sorusunu sormak gerekir. Doğruyu söylemenin de ötesinde, hissettiğinden fazlasını söylememesini… Tüm bunlar bizlerin, yaşamı kolaylaştırmak için her zaman yaptığımız şeylerdir.
Meursault, olduğu gibidir ve onun bu hâli, yani gerçek benliğini saklamaması, toplumu korkutur. Örneğin, işlediği suçtan pişman olup olmadığı sorulduğunda, pişman değil, rahatsız olduğunu söyler. Bu küçücük anlamsal tasvir, onu mahkûmiyete götürür.
Benim için Meursault, sosyal bir enkaz değil, gölgeye hiç yer bırakmayan bir güneşin altında kalmış, çırılçıplak ve zavallı bir adamdır. Duygudan yoksunluk bir yana, o çok daha derin ve inatçı bir tutkuyla hareket eder: Mutlak ve doğru olanın tutkusu.
Bu doğru, olumsuzdur; bu, bizim gerçekte ne olduğumuz ve ne hissettiğimize dair gerçekliktir. Ve bu doğruyu kabullenmeksizin ne kendimizi ne de yaşamı fethetmemiz mümkün olmayacaktır.”
Evet, Camus böyle anlatıyor kahramanını…
Dönelim cezaevine… Cezaevi din görevlisi, Meursault ile konuşur ve Tanrı’nın yanında olduğunu söyleyerek onu inanmaya ikna etmeye çalışır. Ona şaşkınlıkla sorar: “Hiç umudun yok mu? Öldükten sonra her şeyin biteceği düşüncesiyle nasıl yaşayabiliyorsun?” Din adamı, onun ölümden sonra bir hayata inanmaksızın ölümü bekleme gücüne akıl erdiremez. Bu, onun için çok korkutucudur.
Camus’ye göre din adamının Tanrı’nın mutlak varlığına dair inancı, yaşamını anlamla doldurmaz; yalnızca zihnini gerçeklerden uzaklaştırır. Ölümden sonraki yaşama odaklanarak yaşadığı anı kaçırır. Bu durum, aynı zamanda onu yaşamın geçiciliği ve anlamsızlığı gerçeğinden kopardığı için, bilinçli ve sorumlu bir birey olarak yaşamasını engeller.
Meursault, yaşamın geçiciliğinin farkındadır. Annesinin ölümüne kayıtsızlık olarak algılanan davranışları, aslında ölüm gerçeğini olduğu gibi kabul etmesinden başka bir şey değildir. Herkes bir gün ölecek ve geriye bir şey kalmayacaktır… Sonrası yoktur!
Tüm saçmalığına (absürt) rağmen yaşam, gerçeklerden kopmadan, doğanın, güzelliklerin ve küçük mutlulukların farkına vararak daha iyi yaşanabilir:
“Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı çarşamba perşembe cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün ‘neden?’ yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar.
‘Başlar’, işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır.
Uyanışın ardından da sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme.”
Albert Camus, “Sisifos Söyleni” kitabında varoluşsal krizi ve sonrasını bu muhteşem paragrafla özetler.
Bitmek bilmeyen bir döngüde bizi tutan nedir? “Geleceğe dayanmak” der Camus. Hepimizin aşina olduğu, sık sık dile getirdiği bir gelecektir bu: “yarın”, “ileride”, “okul bitince”, “evlenince”, “çocuklar büyüyünce”, “ev alınca”, “emekli olunca”…
İyimser beklentimiz şaşırtıcıdır! Çünkü yolun sonu bellidir ve gelecek diye beklediğimiz her şey, bugüne oranla ölüme daha yakındır! Ve tüm bu didinmemiz, mitolojideki Sisifos’un hikâyesine benzer.
Sisifos (Sisyphos), Korinthos’un kralı ve insanların en akıllı, en kurnaz olanıdır. Tanrı Zeus’un, Irmak Tanrısı Asopos’un kızını kaçırdığını bilen tek ölümlüdür. Kızını her yerde arayan babası, aklıyla ünlü Kral Sisifos’a danışır ve ondan yardım ister. Sisifos yardım edecektir ama bir koşulu vardır: Korinthos şehrine su vermesi karşılığında, kızını kaçıranın Zeus olduğunu ve onu nerede bulabileceğini acılı babaya söyler.
Irmak Tanrısı Asopos, kızının kaçırıldığını öğrenince öfkeden çılgına döner ve her yeri sular altında bırakır. Zeus hem kendisini ele verdiği hem de su baskınlarına yol açtığı için Sisifos’a çok öfkelenir. Ölüm Tanrısı Thanatos’tan onu yakalamasını ister. Ama Sisifos öyle akıllıdır ki bir yolunu bulup Ölüm Tanrısı’nı yakalar ve zincire vurur.
Ölüm Tanrısı’nın zincire vurulması, dünyadaki insanların da ölümsüzlüğe kavuşması demektir. Ölümsüz tanrılar buna çok kızar ve Sisifos’a bir ceza verirler. Ceza, Sisifos’un bir kayayı yüksek bir tepeye iterek çıkarmasıdır. Sisifos, koca kayayı kucaklayarak gün batımına doğru büyük zorluklarla tepeye çıkarır. Tam tepenin oyuğuna yerleştireceği sırada kaya yeniden aşağıya yuvarlanır. Sisifos’un görevi, onu her seferinde yeniden tepeye çıkarmaktır. Bu, her gün böylece devam eder gider…
Sisifos, umutsuz ve anlamsız bir çabayla cezalandırıldığını anlar: Her sabah kalkıp yeniden kayayı tepeye çıkarmak… Sonsuza kadar…
Camus, insanın da sonunda her şeyin biteceğini bile bile yaşama tutunma çabasını, Sisifos’a verilen bu cezaya benzetir. Bu saçma (absürt) döngünün parçası hâline gelmek yabancılaştırıcıdır:
“Tek başına insan bedeninin boyutları da yetersizdir. Maske ve yüksek tabanlı ayakkabılar, yüzü temel öğelerinde silikleştiren ya da daha çok belli eden makyaj, abartan ya da basitleştiren giysi, bu evren her şeyi dış görünüş uğrunda harcar, yalnızca göz için yapılmıştır.”
Sisifos, cezanın umutsuzluğuna rağmen, her gün kaya ile boğuşmayı sürdürerek tanrılara karşı bir tür zafer kazanabileceğini ispat etmek ister.
“Tüm Hakları Saklıdır”

