Şafak Nakajima

Aaaaaaaaaaaa 1024x500

Varoluşsal Depresyon

Varoluşsal Depresyon

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Yaşam, mücadelenin adıdır. Bazen cömertçe mutluluk ve coşku sunsa da bu onun zorlu doğasını değiştirmez. Yalnızlıklar, aman vermeyen hastalıklar, kötücül insanlar, yaşlanma ve güç kayıpları, yoksulluk, terk edilmişlik, belirsizlik, felaketler ve ölümlerle dolu yönüyle yaşam zordur; bu zehirli damlalar bir gün hemen herkesin boğazından geçer. O damlaların kana karıştığı anlar, çoğu insanın yaşamı sorgulamaya başladığı, güvenli bir varoluş hâlinin ve parlak bir geleceğin aslında hiç gerçekleşmeyebileceği gerçeğiyle yüzleştiği anlardır. Çocukça saflığımızı yitirir; huzurlu bir uykudan kâbuslara uyanırız.

Bu anlar, kurduğumuz anlam dünyasını paramparça eder. Altımızdaki zemin kayar, kendimizi uzay boşluğunda asılı kalmış gibi hissederiz. İçimizi kaplayan endişe, korku ve güven kaybı; benliğimizi kasırganın önünde savrulan yapraklar gibi dağıtır. Ruhumuz panik ve karamsarlığın kuyularına düşer. Doğru ile yanlışın birbirine karıştığı bu süreçte neye, kime tutunacağımızı bilemez; yaşamın anlamını tümden yitirdiğini düşünürüz.

Bazı insanlar ise anlamsızlığı, hayatta istedikleri her şeyi başardıktan ve dışarıdan bakıldığında en imrenilecek şeylere sahip olduktan sonra hisseder. O zaman sorarız kendimize: “Hepsi bu mu?” Yaşamın anlamını sorgularken tatmin edici bir açıklama bulamayıp varoluşsal bir boşluğa yuvarlanmak, tıbbın çoğu zaman gözden kaçırdığı; ancak birçok zihinsel ve bedensel hastalığın ardında yatan temel nedenlerden biridir.

Peki nasıl olur da kimi insan tüm ailesini bir kazada kaybettikten sonra zamanla yaralarını sararak yaşama dönebilirken, bir başkası âşık olduğu biri tarafından aldatılınca hayatına son vermeyi düşünebilir? Bu farkı belirleyen etkenler arasında çevresel destek, bilgi düzeyi, duygusal olgunluk, kişisel gelişmişlik ve sosyoekonomik güç büyük rol oynar. Travmalar karşısında çaresizliği ve anlam kaybını azaltmada sosyal dayanışmanın gücü tartışılmazdır.

Bazıları için ise acıya direnme ve büyük kayıpların ardından yeniden yaşama tutunma gücünün kaynağı inandıkları değerlerdir. Bu inanç, geleneksel bir dini inanç olabileceği gibi; herhangi bir doğaüstü güce dayanmayan, varoluşun gizemine ve görkemine duyulan derin aidiyet, hayranlık, saygı ve teslimiyet hissi de olabilir. İnanç, özünde sonlu “ben” ile sonsuzluğu birbirine bağlayan bir köprüdür. Bu köprü ne kadar güçlüyse, yaşamın getirdiği olumsuzlukların da sonlu olduğu idrak edilir ve sonsuzluk içindeki yerimizin ne kadar küçük ve geçici olduğu daha kolay anlaşılır. Böylece acı ve çaresizlik aşılabilir; anlam dünyası yeniden inşa edilebilir.

Polonyalı psikiyatrist Kazimierz Dabrowski, bazı insanların gelişim yolunu kendi çizmelerinden söz eder. Bu kişiler, toplumun ezberci öğretilerini sorgulayan, dayatılan değerleri reddeden ve kendilerine biçilen rol kalıplarını parçalayarak sürüden ayrılan bireylerdir. Genellikle daha zeki, geniş düşünebilen, bağımsız ruhlu ve hayal gücü yüksek insanlardır. Duyguları yoğundur; empati güçleri derindir. Başkalarının acılarını içselleştirir ve çözüm için sorumluluk almaktan çekinmezler.

Ancak bu insanların bir “Aşil topuğu” vardır: Yaşamı sürekli ve derinden sorgulamaları.
Evrenin sınırsızlığını, doğa olaylarının nedenlerini, evrimi, toplumların sosyolojik ve tarihsel gelişimini kavradıkça, varoluşu açıklamada genel geçer kavramlarla tatmin olmazlar. Rehberleri akıldır; bilimsel açıklamaların zamanla boşlukları dolduracağına inanırlar ve metafizik kavramlara sığınmazlar. Önemli düşünürler, bilim insanları, filozoflar, bazı liderler ve sanatçılar bu gruba girer.

İdealist doğaları gereği, yaşamın adaletsizliği ve acısıyla karşılaştıklarında daha kolay kederlenir ve varoluşu anlamsız bulabilirler. Doğanın bir savaş alanı olduğu, her canlının besin zincirinin parçası olduğu gerçeği ise onları umut kırıklığına sürükler; zira bu gerçeği değiştirme güçleri yoktur.

Sonuç olarak, çevresel ve ekonomik destek yoksunluğu, yaşamı anlamlandıran inanç köprüsünün eksikliği veya sorgulayıcı–özgün bir kişilik yapısı, bireyi varoluşsal anlamsızlık depresyonuna daha yatkın hâle getirebilir.

Bu ruh hâlindeki kişilerde, hayatın, varoluşun, ölümün ve evrenin anlamına dair takıntılı sorgulamalar sık görülür. Daha önce anlamlı gelen pek çok şey değerini yitirir; kişi kendini yalnız, izole ve yabancılaşmış hisseder. Toplumun değerlerine karşı tahammülü azalır; içi boşalmış gibidir, hiçbir şey yapmak istemez; enerjisi tükenir. İntihar düşünceleri zihni sık sık yoklar.

Belirtilerin türü, sıklığı ve şiddeti kişiden kişiye değişse de; varoluşsal anlamsızlıkla gelen depresyonu doğru saptamak, onu yalnızca ilaçlarla bastırmak yerine içsel ve felsefi sorgulamalarla ele almak son derece önemlidir.

“Tüm Hakları Saklıdır”

OTO 900x500

Narsisistik Bir Annenin Kızı Olmak

Narsisistik Bir Annenin Kızı Olmak

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Anne, zihnimizde koşulsuz sevgiyle özdeşleştirebileceğimiz yegâne kişidir. Kim olursak olalım, ne yaparsak yapalım; yaşamın fırtınalarından bizi koruyacak, ruh üşümelerimizi ısıtacak kucak, annedir.

Bir kız çocuğunun başına gelebilecek en büyük talihsizliklerden biri ise narsisistik, yani kendine âşık bir annenin kızı olmaktır. Ne yazık ki narsisistik annelerin kızları, ne koşulsuz sevgiyi tanır ne de güvenli bir anne kucağını… Bir ömür boyunca o sevgiyi tadacağı ve o kucağın kendisine açılacağı umuduyla annesinin etrafında pervane gibi döner; her kötü muameleyi, her dışlanmayı, her ayrımcılığı, her hakareti sineye çeker.

Narsisistik anne benmerkezci, samimiyetsiz, yargılayıcıdır; çıkarları için yalan söylemeye ve gerçekleri çarpıtmaya eğilimlidir. İnceden inceye bencil, soğuk ve kontrolcüdür. Dünya onun etrafında döner. Çocuklarının ihtiyaçlarını, duygularını ve seçimlerini manipüle eder; kontrol edemediğinde cezalandırır. Çocukları arasında ayrımcılık yapar; ev içinde kamplar ve düşmanlıklar yaratır. Kızının babasıyla güçlü bağ kurmasını kıskanır. Eşini ve erkek çocuklarını kızından uzaklaştırmak için elinden geleni yapar; çünkü kızıyla rekabet içindedir.

Kız çocuğu ise böyle bir rekabetin varlığını aklına bile getiremediğinden, erkek kardeşinin kendisine yönelen kötü davranışlarını anlamlandıramaz. Kız çocuklarının anneyle ilişkisi oğullardan farklıdır; genellikle anneleriyle daha fazla zaman geçirir ve onları rol modeli olarak görürler. Narsisistik anne, kızının fiziksel ihtiyaçlarına özen gösteriyor gibi görünse de, duygusal olarak onu yalnız bırakır.

Kızının duygularını paylaştığı her durumda konu dönüp dolaşıp yine anneye gelir. Kızının yaşadığı bir talihsizlik bile onun için, kızının ne hissettiğinden çok kendisinin ne kadar etkilendiğiyle ilgilidir. Narsisistik anne, kızına hem bir tehdit hem de kendi egosunun bir uzantısı olarak bakar.

Evin içinde onu izole ederken, ağır eleştiri ve yönlendirmeleriyle kızını kendi olmak istediği şekle sokmaya çalışır. “İyiliği için” neyi sevdiğini, ne istediğini anne belirler. Kızının istediği beden ölçülerine sahip olmaması, beklenen tarzda giyinmemesi, “yanlış” erkek arkadaş, eş ya da meslek seçmesi—hepsi ceza sebebidir. Bu cezalar; hakaret ve lakap takmadan, dışlama ve yok saymaya, hatta tüm bağları koparmaya kadar uzanabilir.

Narsisistik annenin etrafa göstermek istediği “mükemmel aile” imajı, kızının duygularından daima daha önemlidir. Hayatımda yaptığım bir seçimi onaylamadığında annemin bana “Senin mutluluğun beni ilgilendirmiyor!” deyişini, yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ tüylerim ürpererek hatırlıyorum.

Bu ortamda kız çocuğu, kendi istek ve beklentilerini feda ederek annesinin sevgisini kaybetmeme arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Gerçek benliği önce annesi, sonra kendisi tarafından reddedilir. Sonuç, gerçek benliğinin sevilemez olduğu inancına dayanan derin bir içsel utançtır. Kendi annesi onu kabul etmemişse, o nasıl iyi ve sevilebilir bir insan olabilir?

Narsisistik annenin bencil, soğuk ve saldırgan tutumu, kızının çocuklarına bile uzanabilir. Oğullarına da farklı biçimlerde zarar verir; onlara sağlıklı bir ilişki kurmayı öğretecek temel değerleri vermez. Oğlu, anne için çoğu zaman bir rakiptir. Duygusal ensest niteliğinde bir bağlılık kurar; onu yüceltir, sahiplenir, kimseyle paylaşmak istemez. Oğlunu kızına karşı bir tehdit aracı olarak kullanır; kışkırtır, biler ve saldırtır.

Bu evlerde baba çoğunlukla iyi niyetli ama pasiftir. Annenin manipülasyonları ve saldırıları karşısında kızını koruyamaz. Sürekli eleştiri, utandırma ve dışlanma, kız çocuğunun özgüvenini erken yaşlardan itibaren kemirmeye başlar. Kendi duygularına güvenemez. Annesinin hiçbir zaman memnun olmamasının, kötü hissetmesinin ve hastalanmasının kendi suçu olduğuna inanır.

Ciddi duygusal veya fiziksel istismar ve ihmal durumlarında, kız çocuğu var olma hakkının olmadığına, annesine yük olduğuna ve aslında hiç doğmamış olması gerektiğine dair korkunç bir inanç geliştirebilir. Narsisistik anne, kızının hayatını kontrol altında tutmak için onun tüm mahremiyetini ihlal eder ve ona ait bir özel alan bırakmaz.

Bu yaraların iyileşmesi kolay değildir. Mizacı güçlü değilse, baba yeterince destek olmuyorsa, kendini savunmayı ve kendi gücüne güvenmeyi öğrenmesi çok zor olur. Narsisistik annelerin kızları için en önemli gerçek şudur: Bu anneler kızlarına karşı empati duymazlar. Annenin acımasız sesi, zamanla kızın içsel eleştirmenine dönüşür.

Annesi orada olmasa bile, onu eleştiren, aşağılayan, utandıran, mutlu olmasını engelleyen bir iç ses vardır… Karmaşık iyileşme yolculuğu, işte bu iç sesin fark edilip susturulmasıyla başlar.

İkinci adım, kendisini annesinden ayıran sınırların çizilmesidir. Kendi ihtiyaçlarına öncelik vermeyi, hak ettiği alanı açmayı öğrenmelidir. Bazı durumlarda nefes alabilmek ve kendini yeniden inşa edebilmek için anneden tamamen uzaklaşması gerekebilir.

Tüm bunlar zor değişimlerdir; acıtır, zaman ve emek ister. Fakat sonuç, yaşamda ilk kez narsisistik anneyi gerçekten hayal kırıklığına uğratmak ama aynı zamanda kendi benliğini ve gelecek kuşakları kurtarmaktır.

“Tüm Hakları Saklıdır”

Duy

Duygusal şiddet

Duygusal şiddet

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Duygusal şiddete uğrayan insanları çoğu kez ilk bakışta tanımak mümkündür.
Dalgın gözleri çabuk dolar, hafif bir sesle konuşurlar.
Cümlelerinin arasına uzun sessizlikler girer.
Oturdukları yere yerleşmez, adeta ilişirler.

Genellikle iyi kalpli, zeki, nazik ve nitelikli insanlardır; ancak özgüvenleri zayıflamıştır.
Yaşadıklarını tanımlamakta zorlanır, çoğu zaman kendilerini suçlarlar.
Çünkü yaşadıkları şeyin adı konması zordur.

Duygusal şiddet; fiziksel şiddetten farklı olarak, yüz yerine kalbin darbe aldığı, kemikler yerine duyguların kırıldığı, beyin yerine benliğin sarsıldığı bir şiddet türüdür.
En zor yanı, sonuçlarının dışarıdan kolayca fark edilmemesi, açıkça suç sayılıp cezalandırılmasının güç olmasıdır.

Duygusal şiddet; korkutarak, aşağılayarak, tehdit ederek, sürekli eleştirerek, suçlayarak, hakaret ederek, hiç memnun olmayarak, sözel, sosyal, maddi ve bazen de fiziksel baskı yoluyla bir insanı kontrol altında tutmaktır.
Şiddeti uygulayan çoğu zaman, karşısındakine vicdani sorumluluk yükleyerek kendini haklı gösterir.

Bu şiddet; anne-babadan, diğer aile büyüklerinden, kardeşlerden, sevgili ya da eşten, eşin ailesinden, çocuklardan, yöneticilerden, arkadaşlardan gelebilir.
“Anne babanın kutsallığı, evliliğin dokunulmazlığı, ayıp, günah, yasak” gibi toplumda yaygın değerlerden beslendiği için de çoğu kez göz ardı edilir, hatta normalleştirilir.

Duygusal şiddet, insanın kendine güvenini, özsaygısını, kendilik değerini yavaş yavaş kemiren bir beyin yıkama sürecidir.
Ne kadar zeki, başarılı, çekici ya da becerikli olursa olsun, mağdur bir süre sonra kendini “yetersiz, aptal, beceriksiz, çirkin, suçlu, günahkâr, kirlenmiş” gibi hissetmeye başlar.

Bazı saldırganlar, duygusal şiddeti toplum içinde açıkça sergilemekten çekinmez.
Bazıları ise korkaktır; çoğu zaman yalnızken, mağdurun en savunmasız olduğu anlarda saldırır.
Dışarıya karşı ise son derece ilgili, sevgi ve sorumluluk dolu bir insan rolü oynar.

Pek çok farklı biçimde karşımıza çıksa da duygusal şiddet en sık üç yolla görünür:

  1. Saldırma
  2. Yok sayma
  3. Küçümseme
  1. Saldırma

Açık duygusal şiddet biçimidir.
İsim takma (aptal, geri zekâlı, şişko, sıska, çirkin ördek), bağırma, aşağılama, suçlama, sorumlu tutma, aşırı kıskançlık, emir verme, tehdit etme (terk etmek, parasız bırakmak, ailesiyle görüştürmemek, çocuklardan koparmak, dayak atmak, eşya kırmak, öldürmek vb.) bu gruba girer.

Şiddeti uygulayan, karşısındakini kendisiyle eşit ve bağımsız bir birey olarak görmez.
Aralarındaki ilişki, sağlıklı iki yetişkinin ilişkisi değil, baskıcı ve kontrolcü bir ebeveyn ile savunmasız bir çocuk arasındaki ilişkiye benzer.
Kim haklı, kim haksız, ne doğrudur, ne yanlıştır, ne yapılmalıdır; hepsine tek başına o karar vermek ister.
O, “en doğrusunu bilen”, akıl veren, karar veren ve ceza kesendir.

  1. Yok sayma

Şiddet uygulayan, karşısındaki insanı görmezden gelir.
Dinlemez, cevap vermez, küser, konuşmaz; kendisini ve sevgisini geri çeker.
Verdiği sözleri tutmaz, unutmuş gibi yapar.
Haber vermeden ortadan kaybolur, aramaz, sormaz.

Davranışları, mimikleri, ses tonu ile örtülü bir aşağılama hâli taşır.
Mağdur itiraz ettiğinde ise:
“Ben öyle bir şey söylemedim.”
“Neden bahsettiğini anlamadım.”
“Nereden çıkarıyorsun bunları?” diyerek her şeyi inkâr eder.

Bu durumda mağdur olan bitene anlam veremez, olayları kafasında birleştiremez ve çoğu kez kendini suçlamaya başlar.

  1. Küçümseme

Burada şiddet, çoğu zaman daha ince ve dolaylıdır.
Şiddeti uygulayan, yaşanan olumsuzluğu tümüyle reddetmez ama karşı tarafta yarattığı incinmeyi küçümser:

“Çok hassassın.”
“Abartıyorsun.”
“Amma da büyütüyorsun.”

Bazen bu saldırganlık, “yardım etme, yol gösterme, çözüm bulma” kılığına bürünür.
Sanki size şiddet uygulamaz; sadece “iyiliğinizi düşünüyordur(!)”

Mağdur iç çatışma yaşamaya başlar, hem kendinden hem hissettiklerinden şüphe eder.
Gerçeklik algısı bozulur; giderek kötü bir insan olduğuna ve aklını kaybetmeye başladığına inanmaya başlar.

Duygusal Şiddetin Sonuçları

Duygusal şiddet, doğru tanımlanıp ele alınmadığında, insanın yaşam sevincini yavaş yavaş öldüren, beden ve ruh sağlığını bozan çok ciddi bir şiddet türüdür.

Zamanla:

  • Sosyal ilişkiler, aile ilişkileri ve cinsel yaşam bozulur.
  • Sürekli yorgunluk, uykusuzluk, migren, yaygın ağrılar görülebilir.
  • Çeşitli organ hastalıkları ve beslenme bozuklukları (aşırı yeme veya hiç yememe) ortaya çıkabilir.
  • Uzun süren ve yoğun duygusal şiddet, insanı sürekli korku içinde yaşamaya ve “delirme” endişesine sürükleyebilir.

Depresyon, anksiyete, özgüven kaybı, utanç ve suçluluk duyguları, ölüm isteği ve intihar düşünceleri, madde ve alkol bağımlılığı gelişebilir.
Öfke kontrolü zorlaşabilir.

Maalesef mağdur, alıştığı için, duygusal şiddete eğilimli insanları eş ve arkadaş olarak seçmeye devam edebilir.
Şiddete eğilimli kişiler de özgüveni zayıf, kırılgan insanları “kolay hedef” olarak görebilir.
Acı olan, bir süre sonra mağdurun da duygusal şiddeti benimseyip başkalarına uygulamaya başlamasıdır.

Duygusal Şiddet Zincirini Kırmak İçin

  1. Sorumluluk alın

Mağdursanız, duygusal şiddetin sürmesinde kendi rızanızın ve sessizliğinizin de payı olduğunu kabul etmelisiniz.
Başınıza gelenlere başkaldırmak sizin sorumluluğunuzdur.

Boyun eğdiğiniz, görmezden geldiğiniz, sineye çektiğiniz her davranışı fark etmeli ve bunları değiştirmeye niyet etmelisiniz.
Bunu açık ve net bir biçimde karşınızdaki kişiye de göstermeniz gerekir.

Mevcut durumu sürdürmenin bedelinin hem bugün hem de gelecekte çok ağır olabileceğini unutmamalısınız.
Kişinin en büyük yardımcısı ve kurtarıcısı, yine kendisidir.
Kendine yardım etmeye razı olmayan kimseye kimse yardım edemez.

  1. Gelişin ve özgürleşin

Kültürel, duygusal, sosyal açıdan gelişmiş ve ekonomik olarak bağımsız bir bireye duygusal şiddet uygulamak daha zordur.
Yine de böyle bir durum ortaya çıksa bile, kendi ayakları üzerinde durabilen birinin zincirlerini kırıp yaşamını yeniden kurma şansı çok daha yüksektir.

Çıkış yolları kapanmış mağdurlar, yalnızca kendi sağlıklarını değil, ailelerinin ve toplumun sağlığını da tehdit eder.
Bu nedenle gelişmişlik ve özgürlük hem bireysel hem toplumsal sağlık için hayati önemdedir.

Kendinizi geliştirin; ne pahasına olursa olsun sosyal ve ekonomik bağımsızlığınızı kazanmaya çalışın.

  1. Uzman desteği alın

Ağır özgüven kaybı ve kafa karışıklığı, sorunu tek başına çözmenizi zorlaştırabilir.
İlişkiler ve iletişim konusunda donanımlı bir uzmanla çalışmak, süreci daha sağlıklı yönetmenize yardımcı olur.

Ancak unutmayın: Bu süreçte elde edeceğiniz başarı, büyük ölçüde sizin gerçeği fark etme, değişmeye niyet etme ve baskıya direnme kararlılığınıza bağlıdır.

Şiddeti uygulayan kişi, geleneksel değerleri arkasına alarak haklılığını ispat etmeye çalışabilir.
Size değil kendisine değil, sizin yardıma ihtiyaç duyduğunuzu iddia edebilir.
Sizi, ailenizden ve çevrenizden kopararak yalnız ve bağımlı bırakmaya çalışabilir.

Sonuç Olarak

Duygusal şiddet çoğu zaman en yakınımızdaki, en çok sevdiğimizi sandığımız insanlardan gelir.
Dışarıya karşı bilgili, eğitimli, uygar, ilgili ve sevecen görünen biri; evin içinde en ürkütücü duygusal şiddet fırtınalarını estirebilir.

Saldırganın her konuda çifte standardı vardır:
Kendisi kızabilir, yorulabilir, üzülüp tepki verebilir; siz aynı şeyleri yaptığınızdaysa “huysuz”, “abartılı”, “problem çıkaran” olursunuz.
Sizi tahrik ettikten sonra, verdiğiniz tepkiyle alay bile edebilir.

Bazen düzgün davranarak “her şey düzeldi” duygusu yaratır, sonra eski şiddet döngüsüne geri döner.
Bu, mağduru kendine bağlayan çok etkili bir taktiktir ve mağdurun uyanık olması gerekir.

Böyle insanlar çoğu zaman ne sizi sever ne de kendini.
Sevme becerileri yeterince gelişmemiştir.
Çoğunun çözülmemiş iç çatışmaları, bazılarının ağır kişilik bozuklukları vardır.

İnsanlar arasında anlaşmazlık kaçınılmazdır; ancak sağlıklı ilişkilerde sorunlar, duygusal şiddete başvurmadan; akıl, saygı ve sevgiyle çözülür.

Seven insan özenlidir.
Sevdiği insanın duygularına ve ihtiyaçlarına duyarlıdır.
Sizi gerçekten seviyorsa:

  • Sizi dar bir alana hapsetmez,
  • Özgüveninizi ve yaşam coşkunuzu öldürmez,
  • Sizi sürekli utanç ve suçluluk duygusuna sürüklemez,
  • Yolunuzu açar, güçlenmenize ve gelişmenize destek olur.

Unutmayın:
Duygularınıza saldırılabilir, ruhunuz incinebilir, şiddete maruz kalabilirsiniz.
Ama onurunuz, siz teslim etmedikçe, hiç kimse tarafından elinizden alınamaz.

“Tüm Hakları Saklıdır”