Blog

398422694 876508450500401 2386125132769977140 n 1200x500

Yetişkin Çocuğun Ebeveyne Şiddeti

Yetişkin Çocuğun Ebeveyne Şiddeti

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Sigmund Freud, psikolojik sorunların kökenine dair bir teori geliştirdi. Ona göre bu sorunlar, insanın çocukluk döneminde yaşadığı deneyimler ve ebeveynlerinin davranışlarına dayanıyordu. Ancak bugün biliyoruz ki psikolojik sorunlarda yalnızca çocukluk yaşantıları değil; mizaç, genetik yapı, çevresel etkiler ve toplumsal koşullar da önemli rol oynar. Bir yanlış ya da eksik bilginin tohumu, atıldığı anda küçük bir hata gibi görünse de yıllar içinde büyüyerek kök salabilir. Yanlış bilgiler zamanla yanlış inançlar, yanlış kararlar ve hatta yanlış hayatlar yaratabilir. Freud’un teorisinin yanlış yorumlanıp mutlak gerçek kabul edilmesi de bunlardan biridir.

Günümüzde hâlâ sorunlara bu tek boyutlu bakışla yaklaşılması, birçok hassas, iyi niyetli ve özverili ebeveynin yetişkin çocukları tarafından haksızca suçlanmasına, duygusal ve hatta fiziksel şiddete maruz kalmasına yol açmaktadır. Bu nedenle doğru bilgi tohumunun ekilmesi ve büyütülmesi her alanda olduğu gibi burada da hayati öneme sahiptir.

Yetişkin çocuğu tarafından duygusal olarak istismar edilmek, bir ebeveynin yaşayabileceği en zor durumlardan biridir. Ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan öfke patlamaları; yaptığınız fedakârlıkların tamamen inkâr edilip berbat bir ebeveyn olmakla suçlanmanız; aile içindeki denge ve düzenin bozulması… Tüm bunlar zamanla sizi tükenme noktasına getirebilir.

Çocuğunuzu, sizi ve çevrenizi mahcup eden davranışlarına özen göstermeye davet ettiğinizde; saldırının dozu giderek artabilir. Eşyaların parçalanması, duvarların yumruklanması, çığlıklar ve bağırışların evi inletmesi… Üstelik çocuğunuz, gerçek hiç de böyle olmadığı hâlde, kardeşlerine daha iyi davrandığınızı, “abarttığınızı”, “hep aşırı tepki gösterdiğinizi” ya da “deli olduğunuzu” söyleyebilir. Sizi kendisine “borçlu” hissettirmek için her türlü taktiği kullanabilir. Bu suçlamalara zaman zaman evden kaçma, kendine zarar verme veya intihar tehditleri eşlik edebilir.

Başka ailelerin çok daha zor koşullarda yetişen evlatlarının bile ebeveynlerine sevgi, saygı ve minnettarlık duyduğunu gördükçe kendinizde daha fazla kusur aramaya başlarsınız: “Belki daha çok çabalasaydım, ya da onun yerine bunu yapsaydım her şey farklı olurdu.” Bu suçlama–suçluluk döngüsü, yetişkin çocuğunuzun kendi yaşamının sorumluluğunu üstlenmeyip tüm yükü size aktarmasıyla ortaya çıkar. Böyle düşünen yetişkin çocuklar olayları çarpıtır; kendi hatalarıyla yüzleşmemek için ebeveynlerini hedef alırlar.

Yetişkin çocuğunuz tarafından duygusal istismar ve manipülasyona maruz kalmak sizi mahveder. Endişe, utanç ve suçluluk duygularının kısır döngüsünde kaybolabilirsiniz. Vaktiniz, yeni bir suçlama ya da saldırı atağının ne zaman başlayacağını korkuyla beklemekle geçer. Uykularınız bozulur, tükenirsiniz; zihin ve beden sağlığınız zarar görür.

Size şiddet uygulayan yetişkin çocuğunuz, zihinsel sağlık sorunları, sınırda kişilik özellikleri, bağımlılıklar, öğrenme güçlükleri, ADHD, travmatik yaşantılar veya çocukluklarından taşıdıkları acılar gibi pek çok sebeple mücadele ediyor olabilir. Siz de tüm iyi niyetinize rağmen bazı hatalar yapmış olabilirsiniz; ancak bu, verdiğiniz emeklerin yok sayılabileceği anlamına gelmez. Hiçbir gerekçe çocuğunuza sizi vurabileceği bir kum torbasına çevirme hakkı vermez. Buna izin vermeniz ise ne size ne de ona yardımcı olur.

Yetişkin çocuğunuzla ilişkinizde bu davranışların bir veya birkaçını yaşıyorsanız, durumu normal kabul etmeyin. Bu davranışların duygusal istismar olduğunu, fiziksel zarar görmemenizin istismarın etkilerini azaltmadığını bilin. Hayatta gerçekten iyi işlev gösterebilmek için her bireyin üç temel beceriye ihtiyacı vardır: sağlıklı iletişim, sakinleşme ve sorun çözme becerileri. Bu beceriler gelişmediğinde yaşam herkes için stresli ve bunaltıcı hâle gelir.

Aile içi dinamikler yeniden yapılandırılırken bu üç temel becerinin kazanılması, ebeveyn ve çocuk arasında daha sağlıklı sınırlar çizilmesine ve çoğu zaman ilişkinin onarılmasına katkıda bulunur.

Unutmayın; bazen sözler, bıçaktan daha derin yaralar açar. Duygusal istismarın etkileri görünmez olsa da bütünüyle gerçektir. Ancak doğru destekle iyileşme ve değişim her zaman mümkündür.

“Tüm Hakları Saklıdır”

Large 333

Varoluşsal Anlamsızlık – 4

Varoluşsal Anlamsızlık - 4

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Annesiyle ilişkisi iyi olsaydı, kadınların gerçekten anlayabilecekleri tek kitabın yemek kitabı olduğunu söyler miydi? Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Ama Arthur Schopenhauer, benim için yaşamın karanlık tünellerinde kaybolduğum her seferinde dönüp baktığım çok önemli bir filozoftur.

Tüccar babası 1805 yılında intihar ettiğinde Schopenhauer henüz 17 yaşındadır. Babasından, hiç çalışmadan yaşamasına yetecek bir servet kalır. Ölen kocasından yirmi yaş genç olan annesi Johanna Schopenhauer ise zamanla ünlü bir roman yazarı olur. Edebiyat tartışmalarının yapıldığı bir salon açar ve buraya dönemin önemli edebiyatçıları gelip gider.

Genç Arthur, annesinin özgür yaşam tarzından ve serbest ilişkilerinden rahatsızdır; onunla sık sık tartışır. Bu konudaki düşüncelerini daha sonra şöyle anlatacaktır:

“Kadınları tanırım. Evliliği tedarik kurumu olarak görürler. Babam sefil ve zavallı hâliyle hasta yatağına mahkûmken, yaşlı bir hizmetkâr sevgi görevi denilen vazifesini ona karşı yerine getirmeseydi tek başına kalırdı. O yalnızlık içinde çökerken sevgili anneciğim partiler veriyor, o acı işkenceler çekerken annem eğleniyordu. Kadınların sevgisi budur.”

Göttingen Üniversitesi’nde tıp öğrenimine başlar ama sevmez; felsefe bölümüne geçer. Annesinin yazdıklarını beğenmez; buna rağmen onun sayesinde Johann Wolfgang von Goethe gibi önemli yazarlarla tanışma fırsatı bulur. Yine annesinin bağlantıları yardımıyla ilk önemli kitabını yayımlatır.

Doğu bilgeliği ve panteizm —yani doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşü— ilgisini çeker. Bu konularda araştırmalar yapar. Hinduizm ve Budizm gibi Doğu felsefi kavramlarını Batı felsefesince anlaşılabilir hale getiren ilk Avrupalı filozoflardan biridir.

Annesi de onun yazdıklarını beğenmez. Schopenhauer evden ayrılır ve annesiyle bağları büyük ölçüde kopar. Berlin Üniversitesi’nde ders vermeye başlar. Aynı fakültede Friedrich Hegel de ders verir. Hegel, idealist diyalektik kuramının kurucusudur; bu kurama göre varlık, fikirlerden oluşur ve soyuttan somuta doğru ilerler.

Schopenhauer’e göre Hegel’in eserlerinin dörtte üçü saf saçmalık, dörtte biri ise anlaşılmaz bir paradokstur. Hegel’le rekabete girer ve ders saatlerini onun dersleriyle aynı zamana koyar. Öğrencilerin kendi derslerini seçmesini bekler; ancak Hegel her yerde çok popülerdir ve öğrenciler onu tercih eder. Bu durum Schopenhauer’i çok rahatsız eder. Üniversiteyi terk eder, İtalya gezisine çıkar. Daha sonra yeniden Berlin Üniversitesi’ne girmek ister ama kabul edilmez. Editörlük ve çevirmenlik yapmaya başlar.

İleride Karl Marx ve Engels, Hegel’in fikirlerini eleştirerek diyalektik materyalizmi geliştirecek ve dünya düşünce tarihinde önemli bir sıçrama yaratacaklardır. Marx, yardımseverliği etik ve sosyal açıdan Schopenhauer kadar derinlemesine temellendirebilen kimse olmadığını söyleyecektir.

Schopenhauer’ın görüşleri; felsefe, psikoloji, psikanaliz, edebiyat ve müzik gibi pek çok alanda etkili olur. Nietzsche onun için şöyle der:

“Schopenhauer’ın ilk sayfasını okuduktan sonra bütün sayfalarını okuyacaklarından ve dediği her kelimeyi dinleyeceklerinden emin olan okurlarındanım.”

Freud ise şunu söyler:

“…Bunun ilk adımını psikoanaliz atmadı. Başı çekenler filozoflardı; hepsinden önce de büyük düşünür Schopenhauer, ki onun bilinçsiz iradesi psikoanalizin ruhsal güdülerine karşılık geliyor. O düşünür, insanları cinsel faaliyetlerinin anlamını hafife aldıkları konusunda uyardı.”

Tolstoy hayranlığını şu sözlerle ifade eder:

“Eminim ki en büyük dahi: Schopenhauer.”

Albert Einstein’ın tespiti ise çarpıcıdır:

“Schopenhauer gibi ben de özgür iradenin varlığına inanmıyorum.”

Frankfurt’a taşındıktan sonra Schopenhauer, deneme ve aforizmalarıyla tanınmaya başlar. Kendi deyimiyle insanları sevmez ve tek dostu köpeğidir. 1860 yılında evindeki koltuğunda dışarıya bakarken ölür.

Tüm bunları neden anlattım? Birazdan tanışacağınız sarsıcı görüşlerin sahibinin kim olduğunu ve bu düşüncelere kaynaklık eden yaşam öyküsünü bilmenizin önemli olduğuna inanıyorum.

Şöyle der:

“Hayatın, önemsiz şeylerde olduğu gibi, önemli şeylerde de sürekli bir yalan olduğunu kabul etmek zorundayız. Verdiği sözü tutmuyor hayat; tutsa bile, özlediğimiz şeylerin özlenmeye değer olmaktan ne kadar uzak olduğunu göstermek için yapıyor bunu.”

Günlük hayata da değinir:

“Uzun zamandır şuna inanıyorum. İnsanın dayanabileceği gürültü miktarı ile zihinsel yetileri arasında bir ters orantı vardır. Kapıyı eliyle yavaşça kapatmak yerine gürültüyle çarpan bir insan yalnızca terbiyesiz değil; aynı zamanda bayağı ve dar görüşlüdür.”

Arthur Schopenhauer’ın bu saptamasına yürekten katılıyorum. Yaşantım boyunca dünyanın her yerinde karşılaştığım gürültücü insanlarda gözlemlediklerimle birebir örtüşüyor. Üstelik zekânın yalnızca bilişsel bir beceri değil, bütünsel bir farkındalık olduğu da artık kanıtlanmış bilimsel bir gerçeklik.

Schopenhauer’ın kadınlara dair düşünceleri, düşmanlıkla nefret arasında gidip gelir. Bu noktada, yaşlı babasının ölümünden sonra özgür bir yaşam süren, popüler kitaplar yazan edebiyatçı annesinin ona karşı soğuk ve mesafeli tutumunun büyük rolü olduğunu söylemek mümkündür.

“Kadınlar Üstüne Denemesi”nde şöyle der:

“Doğa, kadını varlık amacında başarılı olması için, tıpkı diğer yaratıklar gibi gerekli silahlarla donatır. Ancak her zaman olduğu gibi tutumludur ve söz konusu silahları yalnızca gereken süre için verir, sonra geri alır. Erkekle çiftleştikten sonra, zaten taşıdığı döl açısından tehlikeli olabilecek kanatları dökülen dişi karınca gibi, kuşkusuz aynı nedenle kadın da bir-iki doğumdan sonra tüm güzelliğini yitirir.”

Evrimsel açıdan bakıldığında Schopenhauer haklı olabilir mi? Büyük olasılıkla “evet”. Fakat yaşam ve akıp giden zaman yalnızca kadınlara değil, erkeklere de acımasızdır.

On dokuz yaşındaki şarkıcı Caroline Richter Medon’a âşık olur ve ondan, başkasından olan çocuğunu geride bırakarak kendisine gelmesini ister. Caroline çocuğunu seçer. Schopenhauer 43 yaşındayken, 17 yaşında güzel bir genç kız olan Flora Weiss’e ilgi duyar. İlgisini çekmek için ona bir partide bir salkım üzüm uzatır. Genç kız, günlüğüne şunları yazar:

“Üzümleri yemek istemedim. Yaşlı Schopenhauer onlara dokunduğu için midem bulandı. Avucumu açtım, salkım yavaşça kayarak suya düştü.”

Evinde bir kadın yardımcısı ve küçük köpeğiyle yaşar. Köpeklerin olmadığı bir dünyada yaşamak istemediğini söyler. Ona göre hayvanlara gaddarca davranan birinin iyi bir insan olması mümkün değildir.

Hiç evlenmez. Evliliğin, hakları ikiye bölmek ve görevleri ikiye katlamak demek olduğunu düşünür. Evliliğin, zamanla iki tarafın da birbirinin en kötü yanlarını ortaya çıkarmasına ve sonunda birbirlerinden nefret etmelerine yol açtığına inanır.

Schopenhauer’e göre zaten tüm bunlar üstlenmeye değmeyecek gereksiz zorluklardır; çünkü varoluş anlamsızdır. Zamanın ve mekânın sonsuzluğuna karşılık insanın süreksizliği ve sonluluğu, büyük bir çıkmazdır. Bu çıkmaz, her şeyin önemini göreceli kılar. Sonsuz bir varoluş içinde, sonlu edimlerin ne anlamı olabilir?

Hiçbir arzu, hiçbir başarı, bitimliliğin acımasız gerçeğinden koruyamaz insanı. Zaman, her şeyi elimizden sanki hiç yaşanmamış ve var olmamışçasına alır; var olduğuna inandığımız tüm “gerçekleri” gerçek olmaktan çıkarır. Geçmiş artık gerçek değildir ve bu nedenle “hiç olmamış olan kadardır.”

Yaşamın her anı geçicidir ve hızla geçmişe dönüşür; başka bir deyişle “hiçbir şey”in yokluğuna karışır. Hayatımızın kum saati yavaşça boşalır. Varlık, yalnızca şimdiki zamanda mevcut olana aittir. Dolayısıyla yalnızca şimdiki anın tadını çıkarmak anlamlıdır; fakat şimdiki zaman da öylesine çabuk geçer ki, bu bile ciddi bir çabaya değmez.

Peki, tüm bu gerçeklere rağmen insanı hayatta tutan güç nedir?

Schopenhauer’ag bgöre evren mantıklı bir yer değildir. Akıl almaz zorluklarla dolu bir dünyada yapılabilecek en doğru şey, beklenti ve arzuları en aza indirmektir. Sakat doğan, küçücük yaşta tecavüze uğrayan çocukların, açlığın, hastalık ve kazaların, felaketlerin kol gezdiği ve üstelik her an herkesin başına her şeyin gelebileceği bir dünyada adaletten, huzurdan ve sonsuz mutluluktan söz etmek mümkün müdür?

Zaman delice akar ve yalnızca biz sıkıldığımızda durur. Yaşamın büyük bölümü endişe ve acı çekmekle geçer. Tüm isteklerimiz gerçekleştiğinde ise gerçek felaketimiz başlar: Bu kez sahip olduklarımızı kaybetmekten korkarız. Ya da heyecanımız diner, beklentilerimiz azalır ve giderek sıkılırız. Bu can sıkıntısı insanı intihar düşüncesine bile sürükleyebilir.

Hayatın başında umut torbamız doludur. Yaşlılık ve ölüm gibi kaçınılmazlar, başımıza hiç gelmeyecekmiş gibi gelir. Gençken arkadaş olan iki insan, yaşlılıkta yeniden karşılaştıklarında, sadece birbirlerinin yüzüne bakarak bile yaşamın ne kadar acımasız olduğunu fark ederler. Başlarda vaatleri sınırsız görünen yaşam, var olan pek çok şeyi de elimizden alıp götürür.

Schopenhauer, “Ay gibi, keşke yeryüzünde de yaşam olmasaydı.” der. Çocuk yapmanın bir içgüdü ya da duygu değil, mantık işi olsaydı, insan ırkının varlığını sürdüremeyeceğine inanır. Varoluşun yükünün çocuğun sırtına yüklenmemesi gerektiğini savunur.

Schopenhauer diğer canlıların insanlardan daha mutlu olduğunu öne sürer. Onlarda da elbette bizdeki gibi hayatta kalma ve çoğalma içgüdüleri vardır ve bu içgüdüler haz ve korku ile kendilerini gösterir. Yiyecek, barınak ve cinsellik peşinde koşarken tehlikelerden kaçarlar.

Ama insan, geçmiş ve gelecek arasında bağ kurma, kavramları soyutlama ve içgüdüleri karmaşık duygu ve düşüncelere dönüştürme yeteneğine sahip olduğu için her şeyi daha derinden ve yoğun yaşar. Bu da onu dizginlenmesi zor tutkuların ve üstesinden gelmesi güç çaresizlik ve acıların esiri hâline getirir.

Ve hepsinden önemlisi, insan ne elde ederse etsin, bir gün bunların hepsini yitireceğini bilir. Diğer canlılar yaşadıkları anın hazzı ve korkusuyla iç içe yaşayıp varoluşla birlikte akarlar. İnsan ise geleceğin getireceğini düşündüğü mutluluk ve acıların ağlarına takılır.

Schopenhauer, yaşamın; Hinduizm’de Brahma’nın dünyayı bir hatayla yaratması ya da Budist düşüncede Nirvana huzurunun bozulmasıyla varlığın ortaya çıkması fikriyle örtüştüğünü söyler. Buna karşın Hıristiyanlığın bu sefaleti açıklayamadığını ifade eder.

Ona göre kötülüğün yaygınlığı ve insanın kusurlarla dolu, zayıf bir varlık oluşu; dünyanın mutlak kudretli, merhametli ve her şeye gücü yeten bir varlık tarafından yaratıldığına inanmayı imkânsız kılar.

Schopenhauer, yaşamda kendilerine rehber arayanların bu dünyayı bir cezaevi, bir tür ceza alanı olarak görmekten daha iyi bir pusula bulamayacaklarını söyler. Yaşam, tüm canlılara var olmanın cezasını ödetir. Dünyayı hep birlikte acı çektiğimiz bir yer olarak düşünmek, bize herkesin ihtiyaç duyduğu ve aslında her insanın borcu olan hoşgörü, sabır, saygı ve sevgiyi hatırlatır.

Bu durumda yapabileceğimiz en iyi şey, merhamet göstermektir. Çoğu kişi tarafından “gerçek bir kötümser” olarak algılansa da Schopenhauer, aslında hayal kırıklıkları ve acılarla dolu bu insanlık durumunun üstesinden gelebilmek için çok sade bir hayat sürmenin, ahlaka ve sanatsal farkındalığa sahip olmanın gerekliliğini savunur.

Schopenhauer’a göre insanı varoluşta özel kılan şey; yaşamı anlama isteği, bilgi edinme kapasitesi ve bilgiyi yaşama başarıyla uyarlayabilmesidir. Bilim, bilinmeyene ulaşmak için sonsuza doğru yol alır; ne nihai hedefe ne de tam bir tatmin hâline asla ulaşamaz.

Sanat da insanın bir başarısıdır. Bilim, durup dinlenmeksizin akan bir şelalenin damlalarıysa; sanat, çılgın bir selin üzerinde sessizce asılı duran gökkuşağıdır. Kişisel kaygılardan sıyrılan sanatçı için güneşin batışını hapishaneden ya da saraydan seyretmek arasında bir fark yoktur.

Bu yazıyı, 1848 Devrimi öncülerinden Fransız şair ve eleştirmen Charles Pierre Baudelaire’in satırlarıyla bitirmek istiyorum. Bu satırlar bana Schopenhauer felsefesinin imbikten süzülmüş hâli gibi geliyor:

“Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? … Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun…
Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun;
“Saat kaç?” deyin.
Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size:
“Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!.. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz…”

“Tüm Hakları Saklıdır”

Lo straniero

Varoluşsal Anlamsızlık – 3

Varoluşsal Anlamsızlık - 3

Doç. Dr. Şafak Nakajima

“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”

Meursault, huzurevinden gelen bir telgrafla annesinin öldüğü haberini alır. İki saatlik bir yolculuktan sonra huzurevine ulaştığında, annesini son bir kez görmek, cenazenin başında beklemek istemez. Tabutun başında sigara ve sütlü kahve içer. Bunların hepsi; annesinin kaybından dolayı hiç sarsılmaması ve kayıtsızlığı, içinde yaşadığı toplumun normlarına aykırıdır.

Albert Camus’nün, yüzyılın kitaplarından biri olarak kabul edilen “Yabancı” adlı eserinin kahramanıdır Meursault. O, Cezayir doğumlu bir Fransızdır. Ve ileride, annesinin cenazesindeki davranışları nedeniyle yargılanacaktır.

Cenazeden bir gün sonra Meursault, sevgilisiyle beraber olur, birlikte denize girer, komedi filmi izler. Ona göre; sağlıklı bütün insanlar sevdiklerinin ölümünü az çok hayal eder. Marie adlı sevgilisi, çok neşeli ve sabırlı bir kadındır; tüm umursamazlığına rağmen bu tuhaf adama aşıktır, onunla evlenmek ister:

“Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu.
‘Bence bir, ama istersen evleniriz,’ dedim.
O zaman, kendisini sevip sevmediğimi öğrenmek istedi. Bir başka zaman da söylediğim gibi, ‘Bunun bir anlamı yok, ama herhalde sevmiyorumdur,’ diye karşılık verdim.
‘Öyleyse niçin benimle evleneceksin?’ diye sordu.
Bunun hiçbir önemi olmadığını, isterse evlenebileceğimizi söyledim. Zaten isteyen kendisiydi, ben sadece evet demekle yetiniyordum.
O zaman, Marie, ‘Evlilik ciddi bir şeydir,’ dedi.
Ben de ‘Değildir,’ diye karşılık verdim.
Bir an sustu, bana sessiz sessiz baktı. Sonra yine konuştu, ‘Aynı biçimde bağlı olduğun bir başka kadın sana aynı öneride bulunsa kabul eder miydin, onu öğrenmek istiyorum,’ dedi.
‘Elbette ederdim,’ dedim.
O zaman, ‘Ben seni seviyor muyum acaba?’ diye sordu.
Ben de, ‘Bu konuda hiç düşünmedim,’ diye karşılık verdim.
Yine sustuktan sonra, ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini, ama belki günün birinde yine aynı nedenlerden ötürü benden nefret de edebileceğini mırıldandı.
Bunlara ekleyeceğim bir sözüm olmadığı için susuyordum. Gülümseyerek kolumu tuttu, ‘Seninle evlenmek istiyorum,’ dedi.
Ben de ‘Ne zaman istersen evleniriz,’ dedim.”

Yaşanan hiçbir durum, onun duygularını harekete geçirmiyor gibidir. Ne annesinin ölümü ne sevgilisinin evlenme arzusu ne de müdürünün kendisini çalışmak üzere Cezayir’den, çok daha iyi koşullarda yaşayacağı Paris’e gönderme teklifi…

Bir gün, yanlışlıkla bir Arabı öldürür. Ona göre bu bir “yanlışlık”tır; çünkü savunmasında cinayete, Arabın çektiği bıçağa yansıyan ışığın gözünü alan parlaklığı nedeniyle güneşin sebep olduğunu söyler. Cezayir’in Fransız işgali altında olduğu o günlerde, bir Fransız’ın, insan yerine bile konmayan bir Arap’ı öldürmesi, ceza almasını gerektirmez.

Meursault, yargılama sırasında tamamen ilgisizdir; mahkemeye, görevlilere tepki vermez. Yalnızca ortamdaki fiziksel uyaranlara aşırı duyarlıdır. Kokulara, bunaltan sıcağa, ışığa, gürültüye ve sineklere odaklıdır dikkati. Bu hep böyle olmuştur yaşamında:

“Sonunda, avukatım konuşmasına devam ederken bir dondurmacının çaldığı boru sesinin sokaktan ve bütün salonlardan, mahkemelerden geçerek bana kadar eriştiğini hatırlıyorum. Artık bana ait olmayan bir hayatın bütün hatıraları başıma üşüşüverdi. Evet, bu hayat bana ait değildi ama en küçük ve en güçlü mutluluklarımı; sevdiğim mahalleyi, gökyüzünün akşamları aldığı her çeşit hâli, Marie’nin gülüşlerini ve giysilerini o hayatta bulmuştum ben.”

Avukatı, mahkemenin vicdanını harekete geçirmek için işe yarayacağını düşünerek özel yaşamına dair sorular sorar. Cevapları, avukatını ve savcıyı şaşkınlığa sürükler. Annesinin ölümünün karşısında sergilediği ilgisizlik, mahkemece büyük bir ahlaki çöküş işareti olarak kabul edilir.

Aynı sırada bir başka mahkemede babasını öldüren biri yargılanmaktadır. Savcı iddianamesinde, Meursault’nun davranışının annesini manen öldürdüğünü, aynen babasının hayatına kasteden suçlu gibi, kendi kendisini insan topluluğundan kovduğunu söyler. Ona göre manevi ölüm, maddi ölümün öncülüdür. Cezası da buna göre verilmelidir.

Ve Meursault, soğukkanlı bir katil olmakla suçlanarak idama mahkûm edilir. Ölüm cezasının asıl nedeni, işlediği cinayetten çok toplumun normlarına uymaması, herkes gibi davranmamasıdır. Mahkemenin yalnızca toplumun değerlerini temsil ediyor olması sarsıcıdır; ama ölüm onun için yaşamın bir parçasıdır:

“Herkes bilir ki hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir, aslında 30 ya da 70 yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değilim, çünkü her iki hâlde de başka erkekler ve kadınlar gayet tabii olarak yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir. İnsan mademki ölecektir, bunun nasıl ve ne zaman olacağının önemi yoktur.”

Savcı, elindeki haçı sallayarak inancını sorguladığında, dine inanmadığını söyler. Böylece, Avrupa asıllı biri olarak işgal altındaki Cezayir’de bir Arabı öldürmekten dolayı pek de ağır olmayacak bir ceza alma fırsatını kaçırır.

Soyut düşünmeyip insanların oynadığı oyunları fark etmemesi, her şeyi olduğu gibi algılaması, yalan söylememesi, ışığa ve sese aşırı duyarlılığı, sosyal normlara kayıtsızlığı, zihinsel yapısı açısından dikkat çekicidir. Ama tüm bunlar onun “hasta” olarak tanımlanması için yeterli midir? Kime ve neye göre hasta? Günümüzde akıl sağlığı ile ilgili belirlenen standartların, kişisel farklılıkları yadsıması ne kadar doğrudur? İnsan psikolojisini ilaçlarla “normalleştirme” çabası ne ölçüde bilimseldir?

Bu karakterin şekillenmesinde, Camus’nün kendi hayatından izlere de rastlamak mümkündür. Albert Camus, Cezayir’de beyaz yakalı Avrupalı bir ailede doğar ve henüz bir yaşındayken babası Lucien Auguste Camus, I. Dünya Savaşı’nda yaşamını kaybeder. Fabrika işçisi olan annesi sağır ve eğitimsizdir; yalnızca 400 kelime bilir. Babasının ölümünden sonra annesiyle aynı evde yaşamaya başlayan dayısı da sağırdır ve hemen hiç konuşamaz.

Dolayısıyla Camus, iletişim becerileri güçlü bir ailede yetişmez. Aile çok yoksuldur. Evlerinde tuvalet, elektrik ve su yoktur. Ama tüm bu zorluklara rağmen Camus okulda çok başarılı olur ve üniversitede felsefe, sosyoloji ve psikoloji eğitimi alır.

Camus’nün babasına dair bildiği çok az şeyden biri de, onun kent meydanında giyotinle gerçekleşen bir idamı gördükten sonra çok hastalandığıdır. Tüm yaşamı boyunca idam cezasına karşı oluşunda bu olayın da önemli bir rolü vardır.

Meursault karakterini bize en doğru tanıtacak kişi elbette Camus’nün kendisidir. Şöyle der:

“Toplumumuzda, annesinin cenazesinde ağlamayan her insan ölüm cezasına çarptırılma riskini göze almıştır. Kitabımın kahramanı, başkaları gibi oyun oynamayı reddettiği için mahkûm edilmiştir. Bu anlamda o, içinde yaşadığı topluma yabancıdır.

Meursault, yaşamın kıyılarında dolaşan, kendi dünyasında, yalnız başına, bedensel hazlarıyla yaşayan biridir. Bu nedenle bazı okurlar onu, sosyal bir enkaz olarak görür.

Karakterin doğru bir analizini yapmak için ona, nasıl olup da oyunun bir parçası olmayı reddettiği sorusunu sormak gerekir. Doğruyu söylemenin de ötesinde, hissettiğinden fazlasını söylememesini… Tüm bunlar bizlerin, yaşamı kolaylaştırmak için her zaman yaptığımız şeylerdir.

Meursault, olduğu gibidir ve onun bu hâli, yani gerçek benliğini saklamaması, toplumu korkutur. Örneğin, işlediği suçtan pişman olup olmadığı sorulduğunda, pişman değil, rahatsız olduğunu söyler. Bu küçücük anlamsal tasvir, onu mahkûmiyete götürür.

Benim için Meursault, sosyal bir enkaz değil, gölgeye hiç yer bırakmayan bir güneşin altında kalmış, çırılçıplak ve zavallı bir adamdır. Duygudan yoksunluk bir yana, o çok daha derin ve inatçı bir tutkuyla hareket eder: Mutlak ve doğru olanın tutkusu.

Bu doğru, olumsuzdur; bu, bizim gerçekte ne olduğumuz ve ne hissettiğimize dair gerçekliktir. Ve bu doğruyu kabullenmeksizin ne kendimizi ne de yaşamı fethetmemiz mümkün olmayacaktır.”

Evet, Camus böyle anlatıyor kahramanını…

Dönelim cezaevine… Cezaevi din görevlisi, Meursault ile konuşur ve Tanrı’nın yanında olduğunu söyleyerek onu inanmaya ikna etmeye çalışır. Ona şaşkınlıkla sorar: “Hiç umudun yok mu? Öldükten sonra her şeyin biteceği düşüncesiyle nasıl yaşayabiliyorsun?” Din adamı, onun ölümden sonra bir hayata inanmaksızın ölümü bekleme gücüne akıl erdiremez. Bu, onun için çok korkutucudur.

Camus’ye göre din adamının Tanrı’nın mutlak varlığına dair inancı, yaşamını anlamla doldurmaz; yalnızca zihnini gerçeklerden uzaklaştırır. Ölümden sonraki yaşama odaklanarak yaşadığı anı kaçırır. Bu durum, aynı zamanda onu yaşamın geçiciliği ve anlamsızlığı gerçeğinden kopardığı için, bilinçli ve sorumlu bir birey olarak yaşamasını engeller.

Meursault, yaşamın geçiciliğinin farkındadır. Annesinin ölümüne kayıtsızlık olarak algılanan davranışları, aslında ölüm gerçeğini olduğu gibi kabul etmesinden başka bir şey değildir. Herkes bir gün ölecek ve geriye bir şey kalmayacaktır… Sonrası yoktur!

Tüm saçmalığına (absürt) rağmen yaşam, gerçeklerden kopmadan, doğanın, güzelliklerin ve küçük mutlulukların farkına vararak daha iyi yaşanabilir:

“Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı çarşamba perşembe cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün ‘neden?’ yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar.

‘Başlar’, işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır.

Uyanışın ardından da sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme.”

Albert Camus, “Sisifos Söyleni” kitabında varoluşsal krizi ve sonrasını bu muhteşem paragrafla özetler.

Bitmek bilmeyen bir döngüde bizi tutan nedir? “Geleceğe dayanmak” der Camus. Hepimizin aşina olduğu, sık sık dile getirdiği bir gelecektir bu: “yarın”, “ileride”, “okul bitince”, “evlenince”, “çocuklar büyüyünce”, “ev alınca”, “emekli olunca”…

İyimser beklentimiz şaşırtıcıdır! Çünkü yolun sonu bellidir ve gelecek diye beklediğimiz her şey, bugüne oranla ölüme daha yakındır! Ve tüm bu didinmemiz, mitolojideki Sisifos’un hikâyesine benzer.

Sisifos (Sisyphos), Korinthos’un kralı ve insanların en akıllı, en kurnaz olanıdır. Tanrı Zeus’un, Irmak Tanrısı Asopos’un kızını kaçırdığını bilen tek ölümlüdür. Kızını her yerde arayan babası, aklıyla ünlü Kral Sisifos’a danışır ve ondan yardım ister. Sisifos yardım edecektir ama bir koşulu vardır: Korinthos şehrine su vermesi karşılığında, kızını kaçıranın Zeus olduğunu ve onu nerede bulabileceğini acılı babaya söyler.

Irmak Tanrısı Asopos, kızının kaçırıldığını öğrenince öfkeden çılgına döner ve her yeri sular altında bırakır. Zeus hem kendisini ele verdiği hem de su baskınlarına yol açtığı için Sisifos’a çok öfkelenir. Ölüm Tanrısı Thanatos’tan onu yakalamasını ister. Ama Sisifos öyle akıllıdır ki bir yolunu bulup Ölüm Tanrısı’nı yakalar ve zincire vurur.

Ölüm Tanrısı’nın zincire vurulması, dünyadaki insanların da ölümsüzlüğe kavuşması demektir. Ölümsüz tanrılar buna çok kızar ve Sisifos’a bir ceza verirler. Ceza, Sisifos’un bir kayayı yüksek bir tepeye iterek çıkarmasıdır. Sisifos, koca kayayı kucaklayarak gün batımına doğru büyük zorluklarla tepeye çıkarır. Tam tepenin oyuğuna yerleştireceği sırada kaya yeniden aşağıya yuvarlanır. Sisifos’un görevi, onu her seferinde yeniden tepeye çıkarmaktır. Bu, her gün böylece devam eder gider…

Sisifos, umutsuz ve anlamsız bir çabayla cezalandırıldığını anlar: Her sabah kalkıp yeniden kayayı tepeye çıkarmak… Sonsuza kadar…

Camus, insanın da sonunda her şeyin biteceğini bile bile yaşama tutunma çabasını, Sisifos’a verilen bu cezaya benzetir. Bu saçma (absürt) döngünün parçası hâline gelmek yabancılaştırıcıdır:

“Tek başına insan bedeninin boyutları da yetersizdir. Maske ve yüksek tabanlı ayakkabılar, yüzü temel öğelerinde silikleştiren ya da daha çok belli eden makyaj, abartan ya da basitleştiren giysi, bu evren her şeyi dış görünüş uğrunda harcar, yalnızca göz için yapılmıştır.”

Sisifos, cezanın umutsuzluğuna rağmen, her gün kaya ile boğuşmayı sürdürerek tanrılara karşı bir tür zafer kazanabileceğini ispat etmek ister.

“Tüm Hakları Saklıdır”

DDDDDDDDDDDDDDDD 568x500

Varoluşsal Anlamsızlık – 2

Varoluşsal Anlamsızlık - 2

Doç. Dr. Şafak Nakajima

“Hayatın sınırsız olasılıklarla dolu seçim özgürlüğünde, yalnızlığında ve kaçınılmaz sonu olan ölümde, kalıcı bir anlam bulmak mümkün müdür?’’

Bu yazımda sizlerle, insan aklının kavramakta çok zorlanacağı türden dehşet verici süreçlerden geçmiş bir hekimin yaşamından kesitler paylaşacağım. Gelin şimdi anlattıklarımı zihninizde canlandırın:

Yıl 1905, yer Viyana. Ekonomik zorluklar nedeniyle tıp eğitimini yarıda bırakmış devlet memuru bir baba ile Prag’lı bir ev kadınının kurduğu, üç çocuklu mutlu bir ailenin ortanca çocuğu dünyaya gelir: Viktor Frankl. Bir kız ve bir erkek kardeşi vardır. Evleri, ünlü psikiyatrist Alfred Adler’in evinin çaprazındaki sokaktadır. Henüz üç yaşındayken doktor olmaya karar verir. Dört yaşında ise yaşamın anlamı ve ölüme dair sorular sormaya başlar; önce kendi kendine, sonra çevresine…

Akıllı ve çalışkan bir öğrencidir. Lise yıllarında “Genç Sosyalist İşçiler” grubunda aktif rol alır. Viyana Üniversitesi’nde tıp eğitimini tamamlar. Mezun olduktan sonra Alfred Adler ve Sigmund Freud’la şahsen tanışır; görüş olarak Adler’e kendini daha yakın hisseder. Nöroloji ve psikiyatri uzmanlığını tamamladıktan kısa süre sonra Viyana Rothschild Hastanesi’nde klinik şefi olur, ardından kendi muayenehanesini açar.

Zaman savaş zamanıdır. Bir yıl sonra Hitler Avusturya’yı işgal eder ve Yahudi asıllılar için zor günler başlar. Toplama kamplarına gönderilme ihtimali giderek artar. O dönemde, mesleki başarısı nedeniyle Amerikan Konsolosluğu ona ABD’ye göç edebilmesi için bir vize verir; fakat bu vize yalnızca kendisi içindir, ailesini kapsamaz. Ne yapacağını bilemez, kafası karışıktır.

Bir gün babasının evinde, yanmış bir sinagogtan kalan bir mermer parçası görür; üzerinde “Anne ve babana hürmet edeceksin.” yazmaktadır. Bu söz üzerine Amerika vizesini yakar ve ailesiyle kalmaya karar verir.

Bu süreçte Tilly Grosser adlı genç bir kızla tanışır ve âşık olur. Yahudilerin evlenmesini yasaklayan yasa yürürlüğe girmeden hemen önce evlenirler. Ancak çocuk sahibi olmaları yasaktır ve Tilly, karnındaki bebeği bu yasağın kurbanı olarak kaybeder. Bu bebek, ileride Frankl’ın “Duyulmayan Anlam Çığlığı” adlı kitabında ölümsüzleşecektir.

Evliliklerinin dokuzuncu ayında tüm aile Theresienstadt toplama kampına gönderilir. Tilly, silah fabrikasında çalıştırılmak üzere Auschwitz’e gönderilmeyip iki yıl burada tutulacaktır; ancak Viktor’un “bileti kesilmiştir”. Tilly, eşinin tüm itirazlarına rağmen onunla aynı trene binmek için gönüllü olur. Bu yolculuk onun sonu olacak, 24 yaşında toplama kampında hayata veda edecektir.

Auschwitz kampında Dr. Joseph Mengele esir seçimi yapmaktadır:
“Şuraya geç! Ayrılın! Sen sağa, sen sola!”
Sol tarafa gönderilenler kısa süre sonra gaz odalarında öldürülecektir. Mahkemesiz, yargısız… Kurbanlar bunun ne anlama geldiğini bilmez. Bu, bir ölüm kalım lotosudur. Mengele, 119104 numaralı mahkûm Viktor Frankl’ı sola gönderir.

Frankl solda kimseyi tanımaz ama sağ tarafta tanıdığı genç meslektaşları vardır. Mengele arkasını dönünce usulca sağ sıraya geçer. Bu kararının hayatını kurtaracağından habersizdir. Evet, yaşayacaktır. Kampta insana ve yaşamın anlamına dair çok şey gözlemleyecek, ileride milyonlara ilham verecek kitaplarını yazacaktır. Ancak henüz tüm bunları bilmemektedir. Gaz odalarının, işkencenin, kanın ve gözyaşının insanı insanlıktan çıkardığı o gerçeküstü dünyada yakınlarının akıbetinden habersizdir. Ne genç eşinin öldüğünü ne annesi, babası ve erkek kardeşinin yaşamını yitirdiğini bilir.

Yıllar sonra yazdığı “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabında eşi için şöyle yazacaktır:

“Zihnim hâlâ onun imgesine takılı. Onun hayatta olup olmadığını bile bilmiyorum. Şimdiye dek öğrendiğim tek bir gerçeklik var; aşk, sevilen insanın fiziksel varlığından çok daha öte bir şey. Aşk en derin anlamını iç dünyamızda buluyor. Böylece sevilenin varlığı ya da yokluğu, yaşayıp yaşamadığı bile önemini kaybediyor.”

Frankl üç yıl boyunca dört farklı toplama kampında kalır. Yaşamın akıl almaz fiziksel ve ruhsal acılarla dolu olduğunu anlatır. Kampta tifüs salgını başlar; doktorlar tifüs koğuşuna girmekten kaçınır. Frankl ise kısa bir süre içinde öleceğini hissettiği için, hiç değilse “anlamlı bir ölüm olsun” diye tifüs koğuşunda çalışmayı gönüllü seçer.

Tifüs ağır bir enfeksiyondur ve Frankl hastalara bakarken kendisi de tifüse yakalanır. Günlerce ateşler içinde kıvranır; bilinci gidip gelirken zihnine notlar alır, kendine geldiği anlarda bulduğu kâğıtlara kitabının taslaklarını yazar. On altı günün sonunda iyileşir.

Kampta yaptığı önemli gözlemlerden biri, hayatta kalanların ortak noktasının bir amaca tutunmaları olduğudur. Diğeri ise iç dünyası zengin, düşünsel derinliği olan içe dönük insanların, dışa dönük ve fiziksel olarak güçlü insanlara kıyasla daha çok hayatta kalabildiğidir; çünkü onların sığınabilecekleri bir iç dünyaları vardır. Spinoza, Schopenhauer, Nietzsche, Tolstoy ve Dostoyevski gibi düşünürlerin eserleri, zihninde ona direnme gücü verir.

Frankl, insanın yaşama tutunmasının, her şeyin geçici olduğunun farkına varması ve kendisi için anlamlı bir sorumluluk üstlenmesiyle mümkün olduğunu söyler. İnsan ömrü sınırlıdır; ölüm bize bu sınırlılığı hatırlatarak yaşamın değerini gösterir. Bu nedenle ölüm, hayatı anlamsızlaştıran değil, tam tersine anlamlandıran bir gerçektir.

Acı da böyledir; yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek ise bu acıda bir anlam bulmaktır. Eğer yaşamda bir amaç varsa, acı ve ölümde de bir amaç olmalıdır. Ama kimse bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez; herkes kendi cevabını bulmak ve bu cevabın sorumluluğunu taşımak zorundadır.

Frankl’a göre insanın temel güdüsü, anlam arayışıdır. Yaşamın anlamına dair soruların genel, soyut cümlelerle cevaplanamayacağını; her insanın ve her kaderin benzersiz olduğunu vurgular. Geçmişin değişmezliğinden söz eder: Zamanla yok oluyormuş gibi görünse de yaptığımız her şey kalıcıdır. Geçmiş, bugünü ve geleceği şekillendirir; bu nedenle bir anlamda sonsuzdur. Gelecek ise şekillendirilmeyi bekler — çoğu kez umutla.

Frankl, sorumluluğu derin bir uçuruma benzetir; ona ne kadar uzun süre bakarsak başımız o kadar döner. Seçeneklerini fark eden insanın sorumluluğu sınırsızdır. Yaşam sürdüğü sürece tüm hatalarımızın sorumluluğunu üstlenme ve onları telafi etme olanağımız vardır. Bu da geçmişin —yani “sonsuz”un— anlamının değişmesi demektir.

Frankl için kamptaki en anlamlı sorumluluk hayatta kalmaktı. Özgürlüğüne ve eşine kavuşmayı, geliştirdiği Logoterapi yöntemini hastalarıyla uygulamayı hayal ederdi. Kampın dehşet ortamında bile kendisini konferanslar veren bir konuşmacı olarak düşler; eşiyle konuştuğunu, ona sarıldığını hayal ederdi. Çünkü insanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil; haksızlık ve mantıksızlığın yarattığı ruhsal ıstıraptır.

Logoterapiye göre yaşamın anlamını üç yoldan bulabiliriz:

  1. Bir eser yaratarak veya bir iş başararak,
  2. Önemli bir deneyim yaşayarak veya biriyle güçlü bir bağ kurarak,
  3. Kaçınılmaz acılara cesaret, sabır ve sebatla bir duruş geliştirerek.

Bu üç yol üzerine düşünmeye değer. Hangileri sizin yaşamınıza anlam katıyor?

Frankl’ın insanın gelişimine dair umudu romantik bir iyimserlik değildir; gerçekçi bir yol gösterir:

“İnsan potansiyelini en yüksek noktaya çıkarmak istiyorsak, önce bunun varlığına inanmamız gerekir. Aksi takdirde insan sürüklenecek, yozlaşacaktır; çünkü insanın en kötüye yönelik potansiyeli de vardır. İnsanlığa olan inancımızın, bizi insancıl insanların bir azınlık olduğu ve belki de hep öyle kalacağı gerçeğine karşı körleştirmesine izin vermemeliyiz.”

Bu sözler üzerine düşünmeye değer. Çünkü bizler, sandığımız kadar yüce erdemlere sahip bir canlı türü değiliz, anlam arayışına düştüğümüz anlarda bile.

“Tüm Hakları Saklıdır”