Şafak Nakajima

Wabi Sabi 600x500

Wabi-Sabi

Wabi-Sabi

DEĞİŞİM KAÇINILMAZDIR VE KUSUR GÜZELDR!

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Etrafınıza bir bakın; mükemmel olmaktan uzak, sayısız şey göreceksiniz. Masanızın üzerindeki dağınıklık, kirlenen giysileriniz, kördüğüm trafik, halıdaki lekeler, yarım bırakılmış kitaplar, eskiyen eşyalarınız, artık eskisi kadar sık aramayan sevgiliniz, sizin ya da yakınlarınızın hastalıkları, kayıplar, şakaklarınızda beliren beyazlar ve göz çevrenizdeki çizgiler… Tüm bunlar çoğu zaman birer kusur gibi görünür. Kusur, ideal olandan uzaklaşmak demektir ve yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır; çünkü her şey değişir, dönüşür, eski formunu kaybeder. Zamana direnmek imkânsızdır.

Buna rağmen bizler değişimi kabullenmek istemeyiz; çoğu zaman reddeder veya inkâr ederiz. Eşyalarımızın hiç eskimemesini, ilişkilerimizin bozulmamasını, ne bizim ne de sevdiklerimizin yaşlanmamasını, hastalanmamasını ve ölmemesini arzularız. Değişimi kabul edememek, beraberinde endişeyi, yargılamayı, öfkeyi, düş kırıklığını, “kötü şeyler hep benim başıma geliyor” diyen kurban bilincini, matemi ve utancı getirir. Böylece kısır bir endişe, öfke ve hüzün döngüsüne gireriz. Kendimiz ve çevremizle ilişkilerimiz bozulur; huzursuzluk ve mutsuzluk artar. Sonunda hem ruhsal hem de fiziksel sağlığımız bu yükün altında zarar görür.

Oysa bilimsel çalışmalar, değişim karşısında sakin kalabilen insanların daha az stres yaşadığını, daha iyi odaklandığını ve kaygı ile depresyona çok daha az sürüklendiğini ortaya koymaktadır. Değiştirilemeyecek gerçekler karşısında akıntıya karşı çırpınıp boğulmak yerine, yaşamla birlikte akmayı öğrenmek gerekir. Elbette yapılabilecek her şeyi yapmak önemlidir; ancak mükemmel diye bir şey olmadığını da görmek gerekir. Kusurun içindeki güzelliği ve yaratıcılığı fark etmek, en genç yüzün bir gün kırışacağını, en özenli yatağın bozulacağını, en sağlıklı bedenin hastalanabileceğini, en derin ilişkinin sona erebileceğini, en keyifli tatilin biteceğini ve en uzun ömrün bile sonsuz olmadığını anlayabilmek gerekir. Güzelken güzelliğin, değişirken değişimin içindeki olağanüstülüğü keşfetmek yaşamı derinleştirir.

Bu bakış açısını daha iyi kavrayabilmek için Japon felsefesi Wabi-Sabi bize ışık tutar. Wabi, sade bir zarafet ve ruhani bir var oluşu; Sabi ise kaçınılmaz değişimin ardından beliren kusurların güzelliğini ifade eder. Bir araya geldiklerinde, kusurlu ve alışılmadık bir güzelliği anlatırlar. Wabi-Sabi, bizi yaşamın geçiciliğini ve kusurluluğunu fark etmeye davet eder; kontrolsüz öfke ya da üzüntü yerine değişimi sakin bir kalple kabullenmeye ve yaşamın kusurlarının içinde saklanan güzelliği keşfetmeye çağırır. Sadelikle ve alçak gönüllülükle…

Wabi-Sabi, gözümüzün önünde duran bir hakikati hatırlatır: Yaşam sürekli hareket hâlindedir ve hiçbir şey tam olarak tamamlanmış değildir. Yaşam bir akıştır. İyi bir yaşam yolu, ruhu eğiterek bu akışı sakince izleyebilmeyi öğrenmekten geçer. Yaşam sanatında ustalaşmak da aslında tam olarak budur.

Görsel: Takahiro Kimura

“Tüm Hakları Saklıdır”

Olcu Mutluluk Olunca 1

Ölçü Mutluluk Olunca

ÖLÇÜ MUTLULUK OLUNCA

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Çocukların ödevlerine yardım etmek annelerin görev listesinde kaçıncı sıradadır bilemem ama benim için bir dönem, tartışmasız birinci sıradaydı.

Küçük kızım birkaç yıl önce kültürünün diğer yarısını yaşama isteğiyle lise eğitimi için Japonya’ya gitti. Bu gidiş, tahmin ettiğimizden çok daha zor oldu. Okulun eğitim modeli, Türkiye’deki gibi ezberletmeye dayanmıyor; bilgiyi araştırma, analiz etme ve sentezleme becerilerini geliştirmeyi amaçlıyordu. Üstelik, nazını çeken annesinin yerini, kendisinden yetişkin sorumluluğu bekleyen disiplinli Japon babaannesinin alması da işini kolaylaştırmadı. Tüm bunlar, bizim “atarlı ergeni” epey bunalttı.

Neyse ki şanslı bir dönemin çocuğuydu ve Skype imdadımıza yetişti. Babaannesinden dağınık odası için yediği fırçaların izlerini silmekten acil terapi desteğine, haftanın yedi günü yirmi dört saati hazır kıta bekleyen kişi yine bendim. Matematik ve fen derslerinde başarılıydı ama dil ve sosyal bilimlerden nefret etmesi nedeniyle, Japonya’da zamanın bizden ileri olması da eklenince, bu derslerde hızlı destek görevi bana düştü.

Bir pazartesi akşamı telaşla arayıp ertesi gün iki sınavı ve bir sunumu olduğunu söyledi. Yazdıklarını toparlayacak zamanı kalmamıştı ve bunu ancak benim yapabileceğimi düşünüyordu. Konuyu sordum: “Butan.”

Butan mı? Nereden çıktı Butan?
Asya’da küçük bir devlet olduğunu biliyordum ama başka hiçbir şey yoktu aklımda. Sınıflarında herkese tanıtmak üzere bir ülke verilmiş, ona da Butan düşmüştü. Görevi kabul edip bilgisayarın başına geçtim.

“Butan, Himalayaların uzak bir köşesinde, 750 bin nüfuslu bir krallıktır. Batısında ve güneyinde Hindistan, kuzeyinde Çin yer alır. Butan’ın kendi dilindeki adı ‘Druk-Yul’dür, yani Gök Gürültüsü Ejderhasının Ülkesi.”

Okudukça şaşırdım; karşıma son derece ilginç bir ülke çıkıyordu. Yabancılara kapılarını 1974’te açmış, televizyon ise ülkeye ancak 1999’da girmişti. 2006’da parlamenter rejime geçilmişti. Fakat Butan’ı asıl ilginç kılan, 1972’de Kral Jigme Singye Wangchuck önderliğinde geliştirilen bir kalkınma ilkesiyle tanımladığı farklı bakış açısıydı: Gayri Safi Milli Mutluluk (GNH).

Çoğumuzun bildiği gibi Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH), bir ülkede üretilen mal ve hizmetlerin yıllık parasal değeridir ve gelişmişliğin ölçütü sayılır. Butan ise bunun, halkın gerçek refahını yansıtmadığını düşünerek yerine Gayri Safi Milli Mutluluk kavramını koymuştu.

Butanlılara göre ekonomik büyüme, doğayı tahrip ederken insanları da para yetiştirmek uğruna mutsuz eden bir mekanizmaya dönüşebiliyordu. Bu yüzden gerçek başarı “mutlu olabilmek” şeklinde tanımlanmıştı. Bunu sağlamak için dört temel ilke benimsemişlerdi:

  1. Kendine yeten bir ekonomi kurmak,
  2. Ekonomiyi doğaya zarar vermeden geliştirmek ve doğayı ekonomik kalkınmadan üstün tutmak,
  3. Şeffaf, denetlenebilir ve adil bir yönetim oluşturmak,
  4. Kültürel değerleri korumak.

Bu ilkelere göre mutluluk, tüketime ve dış etkenlere bağlı değil; doğal çevreyle uyumlu, huzurlu, dengeli bir toplumda kendine yetebilen bir yaşam sürmekti. Hükümetin temel görevi halkı mutlu etmekti ve bu anayasal bir ilkeydi.

GNH’nin kabulüyle eğitim, sağlık, konut, ısınma ve kültür hizmetleri ücretsiz sunulmaya başlanmıştı. Şiddet içeren programlar, sigara ve plastik torbalar yasaklanmış; devlet performansı matematiksel yöntemlerle ölçülüp parlamentoya raporlanmıştı. Anne ve bebek ölümleri hızla düşüyor, okullaşma oranı %83’e ulaşıyor, öğrencilerin yarısını kızlar oluşturuyordu. Ülkeye dış danışmanların kararlarda etkili olmasına izin verilmiyor, kültürel bağımsızlık titizlikle korunuyordu.

Elbette Butan bir yeryüzü cenneti değildi. Sosyal ve politik sorunlar vardı, dış dünyaya karşı bu değerleri korumanın da güçlüğü açıktı. Ancak savundukları prensiplerin yalnızca Butan değil tüm insanlık için zorunlu olduğu çok belirgindi.

O pazartesi akşamı, kızımın ödevine yardım ederken Butan’a dalıp gitmem, yalnızca acil bir görevi yerine getirmekle kalmadı; bana da başka bir dünyanın mümkün olabileceğini hatırlattı.

Kıssadan hisse çıkarmak ise size kalıyor.

“Tüm Hakları Saklıdır”

Ofkeye Dair 740x500

Öfkeye Dair

ÖFKEYE DAİR

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Öfke, sınırlarınızın, değerlerinizin veya eylemlerinizin sorgulandığını ya da eleştirildiğini hissettiğinizde ortaya çıkan doğal ve insani bir tepkidir. Trafikte yolunuzun kesilmesi, önemli bir randevunun son anda iptal edilmesi veya birinin size kaba davranması gibi dış etkenler öfkenizi tetikleyebilir. Bazen de öfkenin kaynağı tamamen içinizdedir; örneğin bir sınavda istediğiniz başarıyı elde edemediğinizde ya da saati kurmayı unuttuğunuz için uçağınızı kaçırdığınızda kendinize öfkelenirsiniz. Ölçülü olduğunda öfke, motivasyon sağlayarak sizi harekete geçirir; ancak yoğun, sürekli ve kontrol edilemez bir hâle geldiğinde hem size hem de çevrenizdeki insanlara zarar verebilir.

Öfke sanıldığı gibi her zaman patlayıcı değildir. Öfke bir duygu iken, saldırganlık bu duygunun dışa vurulmasıdır. Öfke insanların zor durumlarla baş etmelerine yardımcı olan doğal bir tepki iken, saldırganlık kontrolsüz ve zarar verici davranışlara dönüşerek ilişkileri ve toplumsal düzeni olumsuz etkiler. Bazı insanlar öfkelerini doğrudan ifade etmek yerine pasif-agresif biçimde dışa vurur. Bu durumda kişi, çatışmadan kaçınmak için öfkesini bastırmaya çalışır; örneğin eşyalarını izinsiz alan biriyle açıkça konuşmak yerine eşyalarını gizler. Rahatsızlığını ifade etmediği için karşı taraf aynı davranışı tekrar eder ve çözümsüz kalan durum zamanla birikir. Bastırılan öfke ise beklenmedik bir anda ve yanlış kişiye yönelerek patlayabilir. Buna karşın öfkenin sağlıklı biçimde ifade edilmesi, kişinin kendi duygusunu tehditkâr olmayan, kendinden emin bir dille karşı tarafa aktarması ve gelecekte benzer durumların nasıl önlenebileceğine dair yapıcı öneriler sunmasıyla mümkündür.

Öfke ile sağlık arasında güçlü bir ilişki vardır. Yüksek düzeyde öfke, vücutta stres hormonlarının salgılanmasına neden olur; bu hormonlar uzun vadede kalp hastalıkları, sindirim sorunları ve bağışıklık sisteminde zayıflamaya yol açabilir. Bazı insanlar öfkeyi bastırmak için alkol ya da madde kullanımına yönelir ve bu durum sorunları daha da karmaşık hâle getirir. Duyguların ifade edilmesi, aslında bir sanat eserini izleyenlerle paylaşmaya benzer; doğru sözcükleri seçmek ve duygunun özünü yansıtmak gerekir. Ancak bu ifade becerileri çoğu zaman çocuklukta öğretilmediği için birçok insan yetişkinlikte duygularını sağlıklı biçimde aktarmakta zorlanır.

Öfke yönetimi eğitimi, öfkenin anlaşılması, değerlendirilmesi, uygun biçimde ifade edilmesi ve etkili şekilde yönetilmesini içerir. Amaç öfkeyi bastırmak değil; tanımak, anlamlandırmak ve dönüştürmektir. Aristoteles’in şu sözünü hatırlamak da bu süreçte yol gösterici olabilir: “Herkes öfkelenebilir — bu kolaydır. Ancak doğru kişiye, doğru düzeyde, doğru zamanda, doğru amaç için ve doğru şekilde kızmak — bu herkesin gücü dahilinde olmadığı gibi kolay da değildir.”

“Tüm Hakları Saklıdır”

Memento Mori 2 1200x500

Memento Mori

MEMENTO MORİ

Doç. Dr. Şafak Nakajima


Yaşamın alışageldiğimiz akışının belirgin biçimde değiştiği bir dönemden geçiyoruz. Artık çoğu insan için sabahları alarm çalmasına gerek kalmıyor; uykumuz güneşin doğuşunu bekleyebiliyor. Rutin işlerimizden, alışkanlıklarımızdan ve ilişkilerimizden uzaklaşıyoruz. Pek sorgulamadan içine yerleştiğimiz kalıplar dağılmaya başladıkça bunun olumlu yanlarını fark ediyoruz. Yeni gerçeklere uyanıyoruz.

Bu değişim, yaşamımızdaki öncelikleri yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor. Önceden önemsemediğimiz ya da hep ertelediğimiz şeylerin, aslında hayatın derin anlamlarını barındırdığını görüyoruz. Bedenimize nereden, nasıl gireceğini bilmediğimiz bir virüsün insafına kalmamız; her an o “insafı” kaybetmeye ne kadar yakın olduğumuzu hatırlatıyor.

Modern hayatta ölüm hakkında düşünmekten ya da konuşmaktan hoşlanmıyoruz. Popüler kültür, sonsuza dek genç kalabileceğimiz ve hayatımızın neredeyse hiç bitmeyeceği yanılgısını besliyor. Ölümü hatırlamak, bu mitosa göre fazla iç karartıcı, fazla demode ve gereksiz. Oysa 20. yüzyıla kadar ölüm üzerine düşünmek, anlamlı ve erdemli bir yaşam sürmenin önemli bir motivasyonuydu.

Roma İmparatoru ve Stoacı filozof Marcus Aurelius şöyle der:
“Yapacağın, söyleyeceğin ya da niyet edeceğin her şeyin, ölmekte olan bir kişinin davranışı gibi olmasına izin ver.”
Yani içten, duyarlı ve kibirden arınmış…

Seneca’ya göre ölüm karşısındaki huzursuzluk, onu düşünmemekten doğar. Şöyle yazar:
“Öteki dünyaya doğum tarihleriyle çağrılmıyoruz. Tanrı ertesi gün bize bir gün daha bağışlarsa, onu sevinçle karşılayalım. Ertesi günü endişesiz bekleyen kimse, huzurludur. Ömrünün tükendiğini söyleyebilen insan, her sabah yeni bir kazançla uyanır.”

“Ahlak Mektupları”nda Lucilius’a seslenirken ise şu çarpıcı satırları ekler:
“Hayatımızın çoğu kötü işler yapmakla, büyük bir bölümü hiçbir iş yapmamakla, tüm yaşamamız da yapmamız gerekenden başkasını yapmakla geçiyor. Zamana değer veren, her gün biraz daha öldüğünü fark eden kimse gösterebilir misin bana?”

Seneca için gerçekten yaşayan insan, başkalarına yararlı olandır. Yaşamına katkı sunmayanlar, ölmeden önce ölmüş gibidir. Bu nedenle iyi bir yaşam sürmek, ölümü hatırlamakla yakından ilişkilidir.

Memento Mori — “Ölümü hatırla”… Bu kısa Latince ifadenin tarihsel kökeni de dikkat çekicidir. Roma döneminde zafer kazanan bir komutan, dört at tarafından çekilen arabasıyla görkemli bir törenle şehirden geçerken, arkasında oturan bir köle ona tören boyunca şu sözleri fısıldardı:
“Respice post te. Hominem te esse memento. Memento mori!”
“Arkana bak. Ölümlü bir insan olduğunu hatırla! Ölümü hatırla!”

Bizler de hatırlamalıyız. Ölümün kapısında bırakmak zorunda kalacağımız öfkenin, kin ve nefretin, intikam hislerinin, ayrımcılığın, düşmanlıkların, telaş ve endişelerin, korkuların, hırsların ve kibrin farkına varmalıyız.
Bilelim ki bunlar, ömrün sonuna dek taşınması gereken yükler değildir.

Onların yerine içtenliğe, sevgiye, dostluğa, şefkate, vicdana, akla, neşeye, sanata, güzelliğe, eşitliğe, özgürlüğe ve umuda yer açalım.
Sınırlı zamanımızı, geride daha iyi bir dünya bırakabilmek için gerekenlerle dolduralım.

Ve her gün kendimize hatırlatalım:
“Arkana bak. Ölümlü bir insan olduğunu hatırla. Ölümü hatırla.”

“Tüm Hakları Saklıdır”