MEMENTO MORİ
Doç. Dr. Şafak Nakajima
Yaşamın alışageldiğimiz akışının belirgin biçimde değiştiği bir dönemden geçiyoruz. Artık çoğu insan için sabahları alarm çalmasına gerek kalmıyor; uykumuz güneşin doğuşunu bekleyebiliyor. Rutin işlerimizden, alışkanlıklarımızdan ve ilişkilerimizden uzaklaşıyoruz. Pek sorgulamadan içine yerleştiğimiz kalıplar dağılmaya başladıkça bunun olumlu yanlarını fark ediyoruz. Yeni gerçeklere uyanıyoruz.
Bu değişim, yaşamımızdaki öncelikleri yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor. Önceden önemsemediğimiz ya da hep ertelediğimiz şeylerin, aslında hayatın derin anlamlarını barındırdığını görüyoruz. Bedenimize nereden, nasıl gireceğini bilmediğimiz bir virüsün insafına kalmamız; her an o “insafı” kaybetmeye ne kadar yakın olduğumuzu hatırlatıyor.
Modern hayatta ölüm hakkında düşünmekten ya da konuşmaktan hoşlanmıyoruz. Popüler kültür, sonsuza dek genç kalabileceğimiz ve hayatımızın neredeyse hiç bitmeyeceği yanılgısını besliyor. Ölümü hatırlamak, bu mitosa göre fazla iç karartıcı, fazla demode ve gereksiz. Oysa 20. yüzyıla kadar ölüm üzerine düşünmek, anlamlı ve erdemli bir yaşam sürmenin önemli bir motivasyonuydu.
Roma İmparatoru ve Stoacı filozof Marcus Aurelius şöyle der:
“Yapacağın, söyleyeceğin ya da niyet edeceğin her şeyin, ölmekte olan bir kişinin davranışı gibi olmasına izin ver.”
Yani içten, duyarlı ve kibirden arınmış…
Seneca’ya göre ölüm karşısındaki huzursuzluk, onu düşünmemekten doğar. Şöyle yazar:
“Öteki dünyaya doğum tarihleriyle çağrılmıyoruz. Tanrı ertesi gün bize bir gün daha bağışlarsa, onu sevinçle karşılayalım. Ertesi günü endişesiz bekleyen kimse, huzurludur. Ömrünün tükendiğini söyleyebilen insan, her sabah yeni bir kazançla uyanır.”
“Ahlak Mektupları”nda Lucilius’a seslenirken ise şu çarpıcı satırları ekler:
“Hayatımızın çoğu kötü işler yapmakla, büyük bir bölümü hiçbir iş yapmamakla, tüm yaşamamız da yapmamız gerekenden başkasını yapmakla geçiyor. Zamana değer veren, her gün biraz daha öldüğünü fark eden kimse gösterebilir misin bana?”
Seneca için gerçekten yaşayan insan, başkalarına yararlı olandır. Yaşamına katkı sunmayanlar, ölmeden önce ölmüş gibidir. Bu nedenle iyi bir yaşam sürmek, ölümü hatırlamakla yakından ilişkilidir.
Memento Mori — “Ölümü hatırla”… Bu kısa Latince ifadenin tarihsel kökeni de dikkat çekicidir. Roma döneminde zafer kazanan bir komutan, dört at tarafından çekilen arabasıyla görkemli bir törenle şehirden geçerken, arkasında oturan bir köle ona tören boyunca şu sözleri fısıldardı:
“Respice post te. Hominem te esse memento. Memento mori!”
“Arkana bak. Ölümlü bir insan olduğunu hatırla! Ölümü hatırla!”
Bizler de hatırlamalıyız. Ölümün kapısında bırakmak zorunda kalacağımız öfkenin, kin ve nefretin, intikam hislerinin, ayrımcılığın, düşmanlıkların, telaş ve endişelerin, korkuların, hırsların ve kibrin farkına varmalıyız.
Bilelim ki bunlar, ömrün sonuna dek taşınması gereken yükler değildir.
Onların yerine içtenliğe, sevgiye, dostluğa, şefkate, vicdana, akla, neşeye, sanata, güzelliğe, eşitliğe, özgürlüğe ve umuda yer açalım.
Sınırlı zamanımızı, geride daha iyi bir dünya bırakabilmek için gerekenlerle dolduralım.
Ve her gün kendimize hatırlatalım:
“Arkana bak. Ölümlü bir insan olduğunu hatırla. Ölümü hatırla.”
“Tüm Hakları Saklıdır”

